‘fethullah gülen’ Kategorisi için Arşiv

h1

Diyalog ve güvenliğimiz…

14 Aralık, 2006

Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal

Son yıllarda tatsız gelişmeler oluyor. Avrupalı parlamenterler açıkça Ayasofya’nın Kilise olmasını, İstanbul’un adının değiştirilmesini istiyorlar. yıllar evvel “Ayasofya’yı ortodoks ibadetine açacaklar” dediğinde gülmüş geçmiştik. Ama zaman onu haklı çıkaracak herhalde. Altındal bıkmadan aynı cümleleri tekrar tekrar söylüyor: Bazıları misyonerleri anlamamakta ısrar ediyor “Efendim bunda ne var” diyorlar, “üç beş Hiristiyan gelmiş, dinlerini tebliğ ediyor. Eh, biz de Almanya’da aynı şeyi yapıyoruz. Bu herkesin hakkı, kaldı ki AB’nin din ve vicdan hürriyeti ile ilgili kriterlerine uyuyor.”

– Öyle mi Sayın Altındal?

– Öyle değil işte. Avrupa’da İslâm dinini tebliğ eden hangi Türk, yaşadığı ülkenin bölünmesi için çalışıyor? İslâmiyeti Almanya’yı parçalamak için kullanan biri duyulmuş, işitilmiş mi? Resmen yabancılaştırma projesi. Misyonerler, insanımızı sadece dininden değil dilinden, kültüründen, devletinden, bayrağından, örfünden, adetinden soğutmayı amaçlıyor ve beşinci kol faaliyetlerinde bulunuyorlar. Bu, Türkiye’yi ve Avrasya’daki Türki cumhuriyetleri hedef alan ve “yurt dışı uzantıları olan siyasi bir harekettir” ki elbette dinimizi ilgilendirdiği gibi “ulusal güvenliğimizi” de ilgilendirir.

Fethullah Gülen’in Papa II. John Paul İle Görüşmesi

“Dinlerarası diyalog”

– Peki, misyonerler hangi kılıklara giriyor, faaliyetlerini nasıl maskeliyorlar?

– Misyonerler insanımıza şirin görünmek için çalışmalarına “albenili” isimler takıyorlar. Meselâ “dinlerarası diyalog” gibi. Ben dindarlararası diyalogu, medeniyetler arası diyalogu anlarım, ki zaten 1400 yıldır var. Şimdi birilerinin kalkıp, “Hıristiyanlarla Müslümanlar diyalog yapsınlar” demesi abesle iştigaldir. Gelelim “bahsi geçen” diyalogun kurallarına. Burada kimse bizim fikrimizi sormuyor. Çerçeveyi Vatikan ve Dünya Kiliseler birliği çiziyor. Yani “Bak seninle diyalog kuracağız ancak sen İslâmiyetin tek ve son din olduğunda, Hazret-i Muhammed’in peygamber, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın kitabı olduğunda ısrar etmeyeceksin” diyorlar.
Vatikan yayınladığı Kateşizm kitabında, “Bu diyalogun tek amacı İncil’i tanıtmaktır. Muhatapların ikinci Adem’i (Hazret-i İsa’yı) Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki (haşa) Birinci Adem’i de (Hazret-i Adem’i de) yaratan odur” yazıyor.

misyonerler

“Diyalog” değil monolog”

Eğer bunları kabul edersek, diyalog başlayabilirmiş. Yani adamlar göstere göstere “monolog” yapıyor ve “teslimiyet” istiyorlar. Lâkin “Dinlerarası diyalog” tabiri bazı safların kulağına hoş geliyor.

– Peki diyalogun böylesini Yahudilerle kurabildiler mi ?

– Nerdee. Yanlarına bile yaklaşamadılar. Gelelim ikinci tehlikeye: “Ekümenizm!” Bu oyuna ilk defa 1963′de Prof. Niyazi Berkes dikkat çekti. “Laik bir devlette nasıl olur da bir din adamı kendini evrensel patrik ilan edebilir?” dedi. Öyle ya bir başkası da çıkar kendini “Halife” ilan edebilir. Ekümene “Hıristiyan medeniyeti” demek. Yani tam “Dar-ül İslâm”ın karşısına oturan bir kavram. SSCB çökünce ABD ve AB ısrarla bu konuyu işlemeye başladılar. Patrik devlet içinde devlet olmak istiyor.

– Halbuki Fener patriğinin muhatabı dünya devletleri değil Fatih Kaymakamlığı’dır öyle değil mi?

– Elbette. Yine dikkat ederseniz son yıllarda sık sık “Hoşgörü ve tolerans toplantıları” düzenleniyor, bazı vatandaşlarımız da bu oyuna alet oluyorlar. Şimdi bizim müsamahadan anladığımız şeyle, onların tolare (katlanma) kökünden türettikleri kelime aynı şey değil. Onlara “tahammül” edeceğiz, yoksa görüşlerimizi “empoze” edemeyiz, diyorlar.

ibrahimi dinler masalı

“İbrahimi dinler masalı”

– Bu günlerde “İbrahimi dinler” kavramı da çok dile geliyor..

-İstersen ona “İbrahimi dinler masalı” diyelim. Adamlar İslâm ülkelerinde halkı diline, dinine, kültürüne, yabancılaştırmak için maksatlarına “kalkan” olacak bir “ibare” aradılar ve İbrahimi dinler kavramında karar kıldılar.Kateşizm kitabında “Müslümanlar da İsa tarafından kurtarılmaya lâyıktırlar. Çünkü onlar da İbrahim’in Allah’ına inanmaktadırlar” yazıyor. Hepsi bu kadar.
Burada Hazret-i Muhammed’in peygamber olduğuna ve Kuran-ı kerim’in ona vahyedildiğine dair tek satır yok. Biz niçin kurtarılmaya lâyık mışız? Bakın Yahudiler ve Hıristiyanlar Hazret-i İbrahim’i bir kabile şefi olarak tanıyor, hatta zaman zaman hakaret ediyorlar. (Protestan Kiliselerinin teknik ilahiyat kitaplarında onlarca örneğini gösterebilirim). Hasılı bizim peygamber olarak sayıp sevdiğimiz İbrahim aleyhisselam ile onların kabile reisi olarak takdim ettikleri İbrahim arasında dağlar kadar fark var. Bir ufak misal vereyim. Biz Hazret-i İbrahimin oğlu İsmail’i kurban etmeye niyetlendiğini ve Allahü teâla’nın bir koç gönderdiğini iyi biliriz. Halbuki onlara göre kurban edilen İsmail aleyhisselam değil İzak’tır (Hazret-i İshak). Muharref İncillerde Kuran-ı kerimde yazanların tam tersi var. Demek ki onlarla, İbrahimi dinler potası altında da buluşmamız kabil değil.

 

sözde kürdistan

Türkiye pilot bölge

– Peki ya protestanlar ? Görünen o ki son yıllarda atağa kalktılar.

– Aslında adamlar 1831′den beri çalışıyor. Her on yılda bir Lambeth konferansları düzenliyor, alınan kararları titizlikle uyguluyorlar. Bunların sonuncusu 1998′de yapıldı ve Türkiye ile Avrasya pilot bölge seçildi. Nitekim ABD’liler o tarihten sonra Kilise evler kurmaya hız verdiler. Lütfen şu kelimeyi bir yere yazar mısın? “Collegiality!”

“Collegiality!” Bu kelime ne mânâya geliyor ?

– İşte Protestan Kilisesinin siyaseti bu kelimede gizli. Kişi, hayatına yön verirken devletin kurallarına itibar etmemelidir biiir. Dil, cins ve ırk “benzerliklerinden” değil, “benzemezliklerinden” yola çıkmalıdır ikiii. Protestanlar bu prensibi özellikle Güneydoğu‘da uyguladılar. Yöre insanına “siz zaten Kürtsünüz” dediler, “Türklerden dil ve ırk olarak ayrısınız. Eğer devletten de ayrılmak istiyorsanız gelin bize katılın. Katılın ki batı dünyası sizi arasına alsın”.

Fethullah Gülen’in Polat Rönesans Otel’de Patrik Bartholomeos İle Görüşmesi

 

Patrikhane niçin atağa kalktı?

– Türkiye’de ne değişti de Patrikhane böyle atağa kalktı?

– Aslında atağa kalkan patrikhane değil Amerika. Baba Bush 6 Kasım 1987′de ABD Ankara büyükelçisi Hupe’ye gizli bir mektup gönderdi ve “Ermeni soykırımı ile ilgili belgeleri bulup çıkarın ve Türk hükümetini de bunları yayınlamaya zorlayın” dedi. Benzer bir mektubu Fener Patriğine yolladı ve olay hız kazandı. Bartelemo, Heybeliada Ruhban Okulu’nu gündeme getirmeye başladı. Bakın kelimesi kelimesine okuyorum: Patrik “Türk devletinin iradesi varsa bu okul açılır” diyor. Bu okulun nasıl bir okul olduğu herkesin mâlumu. Patrik buna rağmen “Heybeliada TC’nin denetimi dışında tutulacak” (yani YÖK ya da MEB müdahale edemeyecek) diye diretiyor. Böyle bir okulun açılabilmesi için tam 18 tane kanunun değişmesi gerek.Bunlardan ikisi Anayasamızın
değişmez maddeleri. Bunun mümkün olmadığını Patrik de biliyor ama o “başka birşeyi ima ediyor”. “Bu okulun üstünde TC’nin denetimi olmayacak demekle, ben senin kanunlarını, meclisini, kısacası devletini tanımadığımı söylüyorum. Eğer iraden varsa (AB ve ABD arkamda, gücün yetiyorsa) mani ol da göreyim” diyor.

Lozan anlaşmasının 12. maddesinde “Gayrimüslimler Müslümanlarla eşittir” deniyor. Evet eşittir ama imtiyazlı değildir. Devletin denetimi dışında bir okul imtiyaz istemektir. Yani Patrik, Türkiye’yi Lozan’ı ihlale zorluyor.

-ABD- patrikhane dostluğu nereden kaynaklanıyor?

-Patrikhane eski bir casus yuvası ve bu faaliyetini hiç bırakmadı. (1964 yılında casusluktan yakalanan 4 papaz askeri istihbarat elemanıydılar). Bunlar özellikle soğuk savaş döneminde Rusya’ya karşı kullanıldı. Bu müessese yıllar evvel uhrevi işleri bırakıp siyasete soyundu. ABD ne derse onu yaptı. Şimdi mahsul toplama zamanı.

bebek katili apopkk gerçeği kin tohumları

Ağaları aradık

27 Mayıs Devrimi’nden sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da nüfuz sahibi olan 55 ağa toplandı. Bunlar Bursa, Edirne, Çanakkale ve Kırklareli’ne sürüldüler. Ağaların boşalttığı bölgelere 1900 Amerikalı misyoner yerleştirildi. Bunlar “barış gönüllüsü” adı altında halkın arasına girdiler. Beş yıl boyunca insanımızı ifsat edip, kin tohumları ektiler.

– Peki sonra niye gittiler?

– Gerek kalmadı. Çünkü onların yerini AFS bursunu kazanıp yurdışında okuyan Türk çocukları aldı. Ne iştir bilinmez, bunlardan bazıları Amerika’ya gidip Maocu oldular. Bürokraside önleri açıldı, kilit noktaları ellerinde tuttular. İşte bugün AB lehinde propaganda yapan en güçlü lobi bunlardır ve ABD’nin ortadoğu hakimiyeti için çalışıyorlar. İçlerinden hakikatleri görenler de oldu, onlar kendilerini kullandırmadılar.

Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal Röportajı

Suç duyurusunda bulunun!

Türkiye’deki misyonerler açık açık siyaset yapıyorlar. Mesele Türkiye’de bin, binbeşyüz kişinin Hıristiyanlığı seçmesi meselesi değildir. Zaten bu milleti kitleler halinde Hıristiyan yapmak ham hayaldir. Burada altı çizilen hadise bölücülüktür. Adamlar “Yeter ki siz ayrı devlet kurun, arkanızda biz varız” demekten çekinmiyorlar.

İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün 304592 sayılı resmi yazısına göre: 1998 yılında 104, 1999 yılında 137, 2000 yılında ise 47 şahıs misyonerlik yaptığı için yakalanarak adli makamlara teslim edildi.2001 ve 2002′de ise sadece ve sadece 3 şahıs hakkında takibat yapıldı. Halbuki mahalle aralarında Kiliselerin açılması ve çoğalması son iki yılda hız kazandı.
Türk Ceza Kanununun 529. maddesine göre bu faaliyet suçtur. Herkes (mahalle muhtarı, sade vatandaş, bakkal, kasap, ev hanımı) İl Savcılığına müracaat ederek suç duyurusunda bulunduğu takdirde “adli işlem” yapılır. 529. madde çok sarihtir. Emniyet güçleri bu kiliseyi “derhal” kapatmak zorundadır.

Amerikalıların yıllar evvel çizdikleri bir Anadolu haritası var. Trabzon, Ermenistan hudutları içinde, Güneydoğuda Kürt ve Marmara’da Rum devleti yer alıyor. Yankiler Sinop’a kadar uzanan nefis sahilleri kendilerine ayırıyorlar.Ortodoksların Ayasofya üzerindeki emelleri mâlum. Ancak padişah türbesini bile “vaftizhane” gösteren yöneticilerin neye hizmet ettikleri anlaşılamıyor.Fener Patriği “Kanunlarınızı da bakanlarınızı da devletinizi de tanımıyorum. Haydi Heybeliada Ruhban Okulunu açtırmayın da göreyim” deme cüretini kimden alıyor?


h1

Bu saygısızlık değil mi?

13 Aralık, 2006

Fethullah Gülen Yahudi Üzeyir Garih  İle İftar Yemeğinde

Gayri müslimlerle iftar yemeği beraberlikleri gerçekten kabak tadı vermeye başladı. Bu manasız beraberlikler halkımızı, aydınlarımızı rahatsız etme noktasına geldi. Birçok köşe yazarımız halkımızın bu memnuniyetsizliklerini dile getirdi. Bu konuda sayın Arman bakınız üzüntüsünü nasıl dile getiriyor:

“Biliyorum birileri bana çok kızacak… Ne kadar kızarlarsa kızsınlar ben yine de bildiğimi yazmak istiyorum; bilmediğimi sizlere sormak istiyorum… Bildiğim, “İslam’ın beş şartından birinin ‘oruç tutmak’ olduğu ve orucun, Müslümanların kullandığı hicri takvimin Ramazan ayında tutulduğu…” Bilmediğim, “orucun, Müslüman olmayan cemaatlerle birlikte açılmasının ve Müslüman olmayanların iftar davetinde bulunmasının neden doğru olduğu?..”

Gerçekten bilmiyorum… Bir Müslümanın iftar daveti… Müslümanın yanında, Ermeniler, Ortodokslar, Süryaniler, Katolikler, Museviler, Protestanlar… Sonra tersi… Müslüman olmayan bir cemaatin iftarı…

Gerçekten bilmiyor ve anlamıyorum… Bu, ayıp değil mi? Müslüman olmayan birine, “Ben dinimin şartını yerine getiriyorum, hadi sen de orada ol” demek, kabalık değil mi? Veya tam tersi; “Ben Müslüman değilim, oruç da tutmam ama hadi gel sana bir iftar yemeği vereyim” demek kabalık değil mi?

Kimileri bu Ramazan davetlerini, “dinler arası saygı, hoşgörü, anlayış” çerçevesinde yorumluyorlar ama acaba gerçekten öyle mi? Müslümanın, Müslüman olmayanı iftara davet etmesi bir dayatma değil mi? Müslüman olmayanın, Müslümanı iftara davet etmesi yapaylık değil mi? Gerçekten anlamıyorum… “Benim dinim bana, senin dinin sana..” değil mi?..

(Deniz Arman/VATAN-14.11.2003)

h1

Dinlerarası Diyalog’tan bir manzara

12 Aralık, 2006

 

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın geleneksel iftar yemeğinde her yıl olduğu gibi yine Türkiye mozaiği oluştu. Ruhani liderler, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar, işadamları ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan 300 kişilik topluluk barış ve diyalog mesajları verdi.

 

Dinlerarası Diyaloğun son durumu ile ilgili bir haberi de yorumsuz olarak sizlerin bilgisine sunmak istiyorum:

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın geleneksel iftar yemeğinde her yıl olduğu gibi yine Türkiye mozaiği oluştu. Ruhani liderler, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar, işadamları ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan 300 kişilik topluluk barış ve diyalog mesajları verdi.

Hilton Otel’de düzenlenen iftar yemeğinde söz alan ,Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan,“Kısa süre önceye kadar bu ülkede aynı dine mensup insanlar bile bir araya gelemezken şimdi farklı dinlere mensup insanlar aynı sofrada buluştular.” dedi.Bunun Türkiye için çok önemli bir gelişme olduğunu kaydeden Mutafyan, ancak bu işin adının konulması gerektiğini vurgulayarak,

“Türkiye’de farklı dinleri bir sofrada ilk buluşturan kişi Fethullah Gülen ve onun onursal başkanlığını yaptığı vakıftır. Biz şimdi onların açtığı yoldan yürüyoruz.” ifadesini kullandı.

Süryani Kadim Metropoliti Yusuf Çetin de Hocaefendi ve arkadaşlarının insanlığa ve üç semavi dine yaptıkları katkıların büyük olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’de daha önce hiç kimse Hıristiyan ve Musevileri iftara davet etmeye cesaret edemezdi, şimdi ise paylaşılamıyoruz.” dedi.

Rum Patriği Bartholomeos ise konuşmasında, Türkiye’deki barış ve huzur ortamı için Allah’a şükredilmesi gerektiğini belirterek, yine Türkiye’nin demokratikleşme ve Avrupa Birliği yolundaki kararlılığını sürdürmesini dilediğini söyledi.

Musevi cemaati adına söz alan Rav İsak Haleva da vakfın iftarda verdiği tablonun Allah’ın istediği bir tablo olduğunu söyledi.
10 yıldır barış ve diyalog yolunda yürüdüklerini belirten Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak ise salondakilere seslenerek,

“Siz olmasaydınız bu yollarda yürüyemezdik, biz bu diyalog denizinin içinde yaşayıp orada ölmek istiyoruz.”
sözleri ile salondan büyük alkış aldı.

(Zaman, 28.10.2003)

Haberin Kaynağındaki Tüm Metni

h1

Allah için sevmek,Allah için buğz etmek…

8 Aralık, 2006


Vatikan’ın en çok korktuğu, Hıristiyanlaştırmada en büyük engel gördüğü, İslamiyetin, “hubbu fillah-buğdu fillah” emridir. Yani, Allah dostlarını Allah için sevmek, Allahın düşmanlarını, (dinimize göre, Müslüman olmayan herkes Allah düşmanıdır) Yahudileri, Hıristiyanları sevmemektir. Hubbu fillah, buğdu fillâh, imanın esasıdır. İmanın altı şartının geçerli olup olmaması bu esasa bağlıdır.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“İmanın en sağlam temeli ve en kuvvetli alameti, hubb-i fillah, buğd-ı fillahtır.” (Ebu Davud)

“İmanın temeli Mümini sevmek ve kâfiri sevmemektir.” (İmamı Ahmed)

“İmanın efdali Allah için sevgi, Allah için buğzdur.” (Taberânî)

Yine Resulullah buyurdu ki:

“Cebrail aleyhisselam gibi ibâdet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiç bir ibâdetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!”

Allahü teâlâ, Hz. Musa’ya sordu:

- Ya Musa, benim için ne işledin?

– Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, zikrettim.

– Ya Musa, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak yoldur, kulluk vazifendir. Oruçların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekâtlar, kıyamette, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında, sana ışıktır. Bunların faydası sanadır. Benim için ne yaptın?

– Ya Rabbi, senin için olan ameli bana bildir.

Dostlarımı benim için sevdin mi, düşmanlarıma benim için düşmanlık ettin mi?
Musa aleyhisselam, Allahü teâlâ’yı sevmenin onun için olan en kıymetli amelin, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillah olduğunu anladı.

(İmam-ı Gazali)

Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:

“Ey iman edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, (İslâma olan düşmanlıklarında) birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan olur. Allahü teâlâ, (kâfirleri dost edinip, kendine) zulmedenlere hidayet etmez.” (Maide 51)

“Müminler, müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allah’ın dostluğunu bırakmış olurlar.” (Ali İmran 28)

“Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve Resûlüne düşman olanları sevmezler.” (Mücadele-22)

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: “Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyamette onlarla haşrolur” (Taberânî)

Vatikan, bu inanç yıkılmadıkça, Müslümanların Hıristiyan olmayacağını bildiği için, “Diyalog” vasıtasıyla bu inancı yıkmak istiyor.

h1

Diyalog ile yok etmek istedikleri değerler-2

6 Aralık, 2006



2-Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan kelime-i tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir” diyorlar.“Ehli kitap ile amentüde ittifak halindeyiz.” İddiasında bulunuyorlar.

(Ahmet Şahin, Zaman- 17.4.2000)

Nitekim, Fethullah Gülen, “Kur’an-ı kerim, Kitap ehline çağrıda bulunulurken, “Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir kelimeyi gelin.” Nedir o kelime? “Allahtan başkasına ibadet yapmayalım”. Allaha kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin, sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur’an devamla, “Allahı bırakıp da, bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor. Dikkat edin, bu mesajda, “Muhammedün Rasûlüllah” yok.” diyor.

(Hoşgörü ve Diyalog İklimi. S.241)

Fasıldan Fasıla kitabında da,“Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed Allah’ın resülüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır… demektedirler.

(Küresel Barışa Doğru-131)


Halbuki ayet-i kerimede, “Rahmetim her şeyi kaplamıştır” buyurulduktan sonra, “(Rahmetim) Allah’tan korkup, haramlardan kaçan, zekâtlarını veren ve ayetlerimize inananlar içindir” buyuruluyor. (Araf 156)

Bundan sonraki ayette de,

“Ümmi peygamberime (Resulullaha) uyanlar için” buyuruyor.Yine, ayet-i kerimelerde,

“Allah indinde hak din ancak İslâmdır.” (A. İmran 19)

“İslâmdan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.” (A. İmran 85) buyuruluyor.

Şu âyet-i kerimeler de, Allaha iman için, Resulullaha inanıp itaat etmenin şart olduğunu bildiriyor:

“Resule itaat eden, Allaha itaat etmiş olur” (Nisa 80)

“Deki, “Allaha ve Peygambere itaat edin! Eğer itaat etmeyip yüz çevirirlerse, (kafir olurlar) Elbette Allah kafirleri sevmez.” (Ali imran 32)

“Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, etmeyen Cehenneme gider” ( Feth 13)

Görülüyor ki, gayri müslimlerle aramızda iddia edildiği gibi bırakın ittifakı, benzerlik bile yok. Hıristiyanlarla aramızdaki inanç farklılıkları çok ise de birkaçını bildirelim:

Amentüde ittifak var mı?

1- Biz bir Allah’a inanırız. Onlar üç ilaha inanırlar. Hz. İsa’ya tanrının oğlu ve tanrı diyorlar. Onlar melekleri kız gibi görüyorlar, biz ise, meleklerde erkeklik dişilik olmadığına inanıyoruz. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:

“Allah ile birlikte başka ilâh edinen cehenneme atılır.Rabbiniz oğulları size ayırdı da kendisi için kız olarak melekleri mi edindi? Elbette vebali çok büyük söz ediyorsunuz.”

(İsra 39, 40)

2- Onlar tanrı gökte derler, biz Allah’ı mekandan münezzeh biliriz.

3- Biz semavi kitapların hepsine inanırız, onlar, Kur’an’a inanmazlar.

4- Biz bütün peygamberlere inanırız, onlar, Muhammed aleyhisselama inanmazlar.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

“Bana iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.” (Hakim)

5- Biz hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanırız, onlar, (Tanrı kötülükleri takdir etmez) derler.

Görüldüğü gibi, Diyalogcuların ortaya attığı fikirler İslâm dininin genel hükümlerine aykırıdır, İslam dininde yeri yoktur. İncil ve Tevrat’ın hükümleri Kur’an-ı kerimin gelmesiyle nesih olmuş, yürürlükten kalkmıştır. Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin bütün hükümleri kıyamete kadar geçerlidir. Bunların bazılarının tarihsel olduğu için yürürlükten kalktığını iddia etmek, Kur’an-ı kerime ve Allah indinde dinin İslam olduğuna inanmamak olur. Allahü teâlâ, kıyamete kadar değişmemek üzere İslamiyeti bütün insanlara din olarak göndermiştir.

h1

“Acaba iyi ediyor muyuz?” endişesi

4 Aralık, 2006

fethullah gülen


Aslında, diyalog konusunda, dinlerarası diyalogun öncülerinin de şüpheleri var. İyi mi kötü mü yaptıklarından endişeliler. Nitekim Fethullan Gülen bir röportajında bunu şöyle dile getiriyor:

“Diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip “Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım” deniliyor. Değişik yerlerde “Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin” diyorlar. Bu karşılıklı olur. Sizin kendi derslerinizden şüpheniz varsa, Kur’an’a olan güveniniz ve itimadınız hemen sarsılacaksa böyle mail-i inhidam olan bir inanç bugün olmazsa yarın yıkılacak. Varsın yıkılsın. Ama sağlam inanmışsanız, kimsenin size bir şey bulaştırmayacağına inanıyorsanız korkunuz olmamalı.

Seleflerimiz var bu mevzuda. Bediüzzaman Vatikan’a mektup yazmış. Aynı zamanda Ortodokslara mektup yazmış. Onlardan cevabî mektuplar almış. Bayram tebriği almış. Hoşgörü içinde olmanın yollarıdır bunlar.

Ama bununla beraber ‘acaba iyi ediyor muyuz, yanlış anlaşılır mı bu mesele?’ diye oturup bir yerde hıçkıra hıçkıra ağladığımı bilirim.”

(Zaman, 30.3.2004)

h1

Fethullah Gülen ve Diyalog ile yok etmek istedikleri değerler

2 Aralık, 2006


Fethullah Gülen Fetullah Gülen


Papalığa göre, Hıristiyanlaştırmada en büyük engel; Müslümanların, Muhammed aleyhisselamın son peygamber olduğu, O’na inanmayıp yolunda gitmeyenlerin, sonsuz olarak Cehennemde kalacağı, inancıdır. Buna bağlı olarak da; son dine inanmayıp Müslüman olmayanların düşman kabul edilmesi, Müslüman olana kadar bunlarla mücadele edilmesi inancı.

Bu inancın kırılması için ortaya yeni fikirler attılar. Bu fikirleri yerleştirmek için, Papaz Thomas Michael 1987’de Türkiye’ye geldi. Bazı İlahiyat fakültelerinde seminerler verdi. Bu fikirlerin devamlı kendileri tarafından seslendirilmesinin tepki doğuracağını bildikleri için de, düşüncelerini yayma işini İlahiyat fakültelerinde ikna ettikleri bazı akademik kadrolara havale ettiler.

Bu, İslamın temel inancına aykırı fikirleri iki ana grupta toplayabiliriz:

1- “Kur’an-ı kerimin bazı ayetleri ve bazı hadis-i şerifler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez. Kur’an-ı kerimin gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İncillere ve Tevrata inanan, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili âyetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları değil o dönemin insanlarını bağlar.”

Nitekim, ülkemizde dinlerarası diyaloğun önde gelen temsilcisi Fethullah Gülen, bu konu ile ilgili âyetleri yorumlarken; Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili Kur’an-ı kerimde geçen ayetleri, bilinen manalarının dışında çok farklı bir düzeyde ele alıyor: Ayetlerde geçen düşmanlığın o günün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine adığını, Kur’anın kullandığı aynı üslup, bugünün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine alacak diye bir şart, bir mecburiyet olmadığını, ayetlerin kesin, fakat bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları içine aldığının kesin olmadığını, ifade etmektedir.

( Hoşgörü ve Diyalog İklimi s.155-156)

Yine aynı kitapta, Sayın Gülen, Kur’an-ı kerimde, Hıristiyanlarla, Yahudilerle ve Müşriklerle ilgili geçen sert ifadelerin uç noktayı temsil ettiğini,Yahudi ve Hıristiyanlarla diyalog kurup dostluk tesis edilebileceğini, Kur’anın onları dost edinmemek konusundaki nehyinin (yasağının) hususi şartlarda olduğunu; bunu umumileştirmenin Kur’anın ruhuna aykırı olacağını, Üstad Bediüzzamanın “Münazarat” kitabında bildirdiğini ifade etmektedir. (s.170)

Hocaefendi, aynı konularla ilgili hadisleri yorumlarken de, “Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya Hazret-i Muhammed (A.S.M) döneminde yaşayan ya da kendi peygamberlerleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” diyor.

( Küresel Barışa Doğru, s.45)

Halbuki, bugüne kadar hiçbir İslam alimi

bu âyet ve hadislerin tarihsel olduğunu,

geçerliliğini yitirdiğini söylememiştir.

Aksine, kıyamete kadar

geçerli olduklarını ittifakla bildirmişlerdir.

Adem aleyhisselâmdan, Muhammed aleyhisselâma kadar, dinlerin nesh edilmesi, semavi kitapların, âyetlerin nesh edilmesi yani yürürlükten kaldırılması Allahü teâlâ tarfından yapılmıştır. Kur’anın bazı âyetlerinin veya bunların açıklaması olan hadislerin tarihsel olduğunu, geçerliliğinin kalmadığı iddiası, ve bunu savunmak yeni bir kitap veya Peygamberin geldiğini söylemek olur ki, bu da İslam inancına göre küfürdür.

Resulullah efendimiz, İslamiyeti kabul etmeyen Yahudilerin ve Hıristiyanların, Allah’a iman etmiş sayılmayacağını bunların Cehennemlik olduğunu bildirmiştir.

Dört büyük müctehid imamdan biri olan İmam-ı Ahmed bin Hanbel’in meşhur hadis kitabı olan El-Müsned isimli eserde, sahabeden Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif bunu açıkca göstermektedir:

“Allah Resûlü’ne biri geldi ve ‘Ey Allah’ın elçisi! Hıristiyanlardan Allah’a ve Resulü’ne inanarak İncil’e sâdık biri veya aynı şekilde Allah’a ve Resûlü’ne inanarak Tevrat’a bağlı biri, sonradan sana tâbi olmazsa, bu kişiler hakkında ne buyurursunuz?’ dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi kabul etmeden ölürse, kesinlikle Cehennemlik olur.”

Bu konu ile ilgili diğer bazı hadis-i şeriflerde de şöyle buyuruldu:

“Beni duyup iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette Cehenneme girecektir.” (Hakim)

“Cennete sadece Müslüman olan girer.” (Buhari)



***

devamı:

Diyalog ile yok etmek istedikleri değerler-2

h1

Diyaloğu Kim Başlattı?

22 Kasım, 2006


İki asıra yakın zamandan beri Papalık, Misyonerlik faaliyetleri ile Hıristiyanlığı Ortadoğu’ya yaymaya, cahil Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya çalışmaktadır. Fakat, Afrika ülkeleri gibi, dinden haberi olmayan sadece isimleri Müslüman olan ülkelerde başarı elde etmelerine rağmen, İslamiyetin aslına uygun bir şekilde bilindiği ve yaşandığı, Müslüman ülkelerde istedikleri neticeyi alamadılar. Bunun neticesinde, Misyonerlik faaliyetlerine destek verilmesi için Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü projesi gündeme geldi.

Bu çalışmaları yapan Konsil ilk defa 1962′de bu konuyu görüşmek için toplandı. Daha sonraki toplantılarla da misyonerlik faaliyetinin bir parçası olmak üzere “Diyaloğa”önem verilerek devam ettirilmesi kararlaştırıldı. II. Paul‘ün 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde aynen şöyle diyordu:
“Dinlerarası diyalog, Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır… Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. “

1964 yılında 2. Vatikan Konsilinde kurulan ‘Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası’nın 1973 yılında, sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki bir yazısında şunu belirtiyordu:“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise’nin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise’nin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.”

Pietro Rossano, ayrıca diyaloğun şartlar gereği ortaya çıktığını, İseviliği ilk yayan Havarilerin metodu olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Kilisenin henüz bulunmadığı yerlerde tesis edilmesi için yapılan bir faaliyet olarak anlaşılan misyon, artık diyalog olmadan başarıya ulaşamaz.”

1984 yılından beri “Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası”nın başkanlığını yapan Kardinal Francis Arinze ise, geçmişten bugüne gelinen noktayı anlatırken bunun Kilisenin bir misyonu olduğunu ifade etmektedir:“Papa VI. Paul’ün vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinlerarası diyalog, Kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir” (Bulletin, 59/XX – 2, 1985, 124).

Papa’yı ziyaretinde Fethullah Gülen de bu konuyu vurgulamıştır:

“Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz.”

(F. Gülen’in Papa’ya mektubundan, Zaman,10.2.1998)

Nihai hedeflerini de Papa II. Paul’un 2000 yılı mesajında şöyle bildiriyordu: “Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya’yı Hıristiyanlaştıralım.”

Müslümanlar cephesinde ise; “Dinlerarası diyaloğun kararlı bir destekçisi ve teşvikçisi”nin Sayın Fethullah Gülen olduğu, Hocaefendi’nin onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yayını “Küresel Barışa Doğru” kitabında bildirilmektedir. Yine aynı kitaba göre, Fethullah Hoca’nın, Papa II.Paul ile görüşmesinden önce bu diyaloğu daha önce başlatan üstadı Said Nursi’dir. Bediüzzaman Saidi Nursi’nin, bu konuda, Papa XII. Pier ile yazışma yaptığı, 1950’li yıllarda Fener semtinde ikamet etmesinin, Rum Patrik Atenagoras ile de yapılan diyaloğu kolaylaştırdığı aynı kitapta ifade edilmektedir. Dinlerarası diyaloğun lüzumu ile ilgili Hocaefendi’nin yayınlanmış pek çok makalesi ve kitabı var.(Mesela, “Hoşgörü ve Diyalog İklimi” kitabı tamamen bu konu ile ilgilidir.)

Diyanet ve İlahiyat fakülteleri de diyaloga destek vermektedirler.
23/24.10.2003 tarihleri arasında; ülkemizde, bölücü faaliyetlerde bulunduğu iddiası ile kapatma davası açılan Alman Konrad Adenauer vakfının, Armada otelinde düzenlediği, “Türkiye ve Avrupa’da Din, Devlet ve Toplum- Dinlerarası Barışçı bir Ortak Yaşam için Olanaklar ve Engeller” konulu konferansa katıldım.

Bu toplantıda “Dinlerarası Diyalog” projesinin önde gelen temsilcilerinden Prof.Dr. Niyazi Öktem yaptığı konuşmada bu projeye kimlerin destek verdiğini şöyle dile getirdi:

“80’li yıllarda başlattığımız “Dinlerarası Diyalog” projesinde hayli mesafe aldık. Bu konuda bize en büyük desteği Diyanet verdi. Sayın Başkanın gün boyu aramızda bulunması bunun en güzel ispatıdır. Sivil kuruluşlardan ise destek, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan geldi. Vakfın onursal başkası Fethullah Gülen Hoca bize büyük destek verdi. Bütün bunların üstünde, Diyalog konusunun Türkiye’de ki mimarı, öncüsü Prof. Dr. Mehmet Aydın’dır. Her birine huzurunuzda teşekkür ediyorum.”

Son zamanlardaki diyalog toplantılarında olduğu gibi, bu toplantıda da, “Yahudi temsilcileri” göremedim. Yahudiler uyanık. Baktılar bu işbirliğinde kendilerine bir fayda yok, parsayı Hıristiyanlar toplayacak, bunun için diyalog projesine mesafeliler.

Siyasi cephede ise, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel ve bir kısım siyasiler diyaloğa tam destek vermişlerdir.
Müslümanlardan, diyaloğa destek verenlerin, niyetlerini tam bilemediğimiz için, bir yorum getirmek sağlıklı olmaz.Zaten bu pek de önemli değil. Önemli olan diyaloğu başlatan, yönlendiren “Vatikan”ın niyeti ve gayesidir.Asıl bunun üzerinde duracağız.