‘hıristiyanlık’ Kategorisi için Arşiv

h1

İskenderun’a dinlerarası diyalog merkezi

29 Nisan, 2007

Türkiye’deki Katolik Kilisesi yetkilileri,dinler arası diyalog merkezi açacak.

Türkiye’deki Katolik Kilisesi yetkilileri, İskenderun’da İtalyan Papaz Andrea Santoro’nun anısına dinler ve kültürlerarası bir diyalog merkezi açacak.

Türkiye’deki Katolik Kilisesi yetkilileri, İtalya’daki Lazio Bölge yönetiminin maddi katkısıyla İskenderun’da İtalyan Papaz Andrea Santoro’nun anısına dinler ve kültürlerarası bir diyalog merkezi açacak.

Lazio Bölge Yönetimi Başkanı Piero Marazzo, bugün Vatikan Radyosu’na yaptığı açıklamada, Trabzon’da 5 Şubat 2006′da silahlı saldırıda yaşamını yitiren Papaz Santoro’nun isteği doğrultusunda kendilerince finanse edilen bu merkezin İskenderun’da birkaç gün içinde açılacağını duyurdu.

Marazzo, “Andrea Santoro’nun isteği doğrultusunda dinler ve kültürlerarası ilişkiler merkezinin açılışını yapmak için birkaç güne dek İskenderun’a gideceğim” dedi.

(kaynak:www.haber7.com 16 Nisan 2007 22:58)

h1

Misyonerler Hücre Tipi Örgütlenmiş

29 Nisan, 2007

Türkiye’de Misyonerlik

Masum gibi gösterilen misyonerlik faaliyetlerinin farklı boyutu belgelendi.‘Silahlı örgüt’ gibi strateji belirledikleri tespit edilen misyonerlerin binlerce kişiyi fişledikleri belgeler de ele geçirildi.

Misyonerler hücre tipi örgütlenmiş

Jandarma’nın Silivri’de yaptığı operasyonda ele geçen ‘misyoner belgeleri’ terör örgütlerini andıran yapılanmayı ortaya çıkardı.‘Silahlı örgüt’ gibi strateji belirledikleri tespit edilen misyonerlerin binlerce kişiyi fişledikleri belgeler de ele geçirildi.

Malatya’da yaşanan vahşetin yankıları sürerken Silivri’de devam eden “misyonerlik” davasında dosyaya giren belgeler misyonerlerin nasıl çalıştığını ortaya koydu. Terör örgütünü andıran bir yapılanmaya gittikleri anlaşılan misyonerlerin belirledikleri strateji doğrultusunda binlerce kişiyi fişlediğini ortaya çıkardı. Protestan hücre teşkilatları, çalışma yaptıkları yerlerde insanların kişisel hallerini tek tek belirleyip, cinsel ve siyasi tercihlerini bile tespit etmişler.

İstanbul İl Jandarma istihbarat birimlerinin ele geçirdiği belgelerde İstanbul Valiliği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Emniyeti, Tahtakale Telefon Santrali gibi önemli yerlerde çalışanların yer alması şaşkınlık yarattı. Türkiye’deki Protestan yapılanmasının adeta bir silahlı örgüt gibi Lider, Marmara Bölge Sorumlusu, Ege Bölge Sorumlusu, Takım Sorumlusu, Hücre-Grup Sorumlusu şeklinde olduğu da belgelerden belirlendi.

Hedef işçiler…

Ele geçirilen belgelerden Protestan misyonerlerin belirledikleri eğitim stratejisine göre başlıca hedef kitle olarak işçi, memur ve öğrencileri seçtikleri anlaşıldı. Eğitim Stratejilerine göre: “Tanrının kiliseye insanlara ilişkin verdiği görevi toplumda yerine getirmede cesaretlendirmek, yerel kiliselerin potansiyelini ulusun müjdelenmesinde kullanmak, yeni kiliselerin kurulmasında görev alan işçileri donatmak, kilise bulunmayan yerlerde yeni yerel kiliseler kurmak, işçiler arasındaki ilişkileri geliştirmek, işçiler arasındaki bilgi paylaşımını kolaylaştırmak” sistemini uyguluyorlar.

Ev grubu

Misyonerler oluşturdukları hücre gruplarının çalışmalarını şöyle belirlemişler; Görevler ve avantajlar, önderlik prensipleri, bir hücre grubu (ev grubunun) oluşturulması. Hücre grubu (ev grubunun) müjdelemek, açıklanması, kanıtlanması, benzer özelliği, çalışma felsefesi, içindeki faaliyet ve tartışmalar, içine yeni önderler kazandırmak, sorunlara çözümler hücre gruplarının çoğaltılması, hücre gruplarının kilisede kullanılması, yönetimi ve denetimi.

Öğrenci ve aile

‘Öğrenci yetiştirme’, ‘Aile’, ‘Ruhsal savaş’, ‘İdare ve vaaz verme’ stratejilerini de şöyle belirlemişler; ‘Öğrenci yetiştirme’ye giriş, amacını bil, insanları bil, ruhsal başarısızlığın nedenleri (onları nasıl karşılamalı), öğrenci yetiştirme metodları (şekilleri), öğrenci yetiştirmedeki rolün, öğrenci yetiştirme faaliyeti. Ailede ve görevde Kutsal kitabın rolü ve aile içindeki denge. Dünyanın vizyonunu nasıl anlamalı, ruhsal savaşı anlamak, ilişkiler, ruhsal savaşlar. İdareye giriş, mali kaynakların idaresi, zamanın idaresi ve stratejik planlama ile Kutsal kitap’tan vaazlar-I,II,III.

Liselileri, tehditle kendilerine çekmeye çalışmışlar

Genç beyinleri, ellerindeki şantaj CD’si ve bellerindeki silah ile korkutarak yıkadıkları iddia edilen Hakan T. ve Turan T.’nin yargılanmasına önceki gün devam edilmişti. Dava diğer delillerin toplanabilmesi için ileri bir tarihe ertelenirken, zanlılar, Adliye Sarayı’ndan sıkı koruma altında çıkarılmıştı.

Silahlı baskı, CD’li şantaj…

Protestan misyonerler, seçtikleri kişilere şantaj ve silahlı baskı yapmaktan da geri kalmamış. Lise öğrencisi O.Y,’nin söylediği “Tehdit edildim” ifadeleri Silivri’deki davada tutanaklara geçirildi. Lise öğrencisi O.Y. Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde misyonerlerin gerçek yüzünü şu ifadesiyle gözler önüne serdi: “Bu toplantılarda sürekli Türklük ve İslamiyet aleyhine konuşmalar yapılıyordu. Biz susuyorduk. Çünkü bize ellerinde kız arkadaşımız ile ilgili CD olduğunu söyleyerek baskı yapıyorlardı. Bütün bu görüşmelerde Hakan’ın üzerinde (sanık Hakan T.) silah vardı bu nedenle korkuyordum.”

Deliller değerlendiriliyor

Malatya’da hıristiyanlıkla ilgili kitap ve CD’lerin dağıtıldığı yayınevindeki saldırı sonrası gözaltına alınan zanlıların uyuşturucu madde kullanıp kullanmadıklarının belirlenmesi amacıyla kan örnekleri alındı ve tahlile gönderildi. Saldırıyla ilgili deliller toplanırken, zanlıların ifadelerinin alınmasına savcı ve avukat nezaretinde dün başlandı. Zanlıların bir araba kiralama servisinden otomobil kiraladıkları ve otomobili yayınevine yakın bir yerde beklettikleri de belirlendi. Ayrıca zanlıların ve kurbanların bilgisayar ile telefon kayıtları da polisin teknik servisi tarafından incelemeye alındı.

(kaynak:www.aktifhaber.com  21/4/2007 22:56)

h1

“Akıl Almaz Cinayet”

27 Nisan, 2007

Dumanı Tüten Soykırım: Srebrenica

Bu başlık, Milliyet Gazetesi yazarı Sn. Hasan Pulur’a ait. Sayın Pulur bu yazısında Batı’nın gerçek yüzünü bir İngiliz gazetesinden alıntı yaparak sergiliyor…

Müsaade ederseniz, Batı’nın bugünkü durumuna girmeden önce, geçmiş hallerine kısaca değinmek istiyorum.Kazanlı Abdürreşid İbrahim (Ö.T.1944 Tokyo), Avrupalı’yı bilhassa İngilizleri şöyle tanımlar:

İngilizler, mağrur ve kibirlidir. Onlar, kendi şahıslarını ve vatanlarını ne kadar saygıya lâyık görürse, diğer insanları ve memleketleri de, o derece aşağı görürler.

İngilizlere göre insanlar üç kısma ayrılır: Birincisi, İngilizler olup, Allah’ın bir ihsan olarak yarattığı en mükemmel insanların, kendileri olduğunu söylerler. İkincisi, beyaz renkli Avrupalı ve Amerikalılardır. Bunların da, saygıya lâyık olabileceklerini kabul ederler. Üçüncü kısım ise, birinci ve ikinci kısmın haricinde kalan insanlardır. Bunlar, insan ile hayvan arasında bir yaratık türüdür.

Bunlar, saygıya lâyık olmadıkları gibi, hürriyyet, bağımsızlık ve vatan bunlar için değildir. Bunlar, bilhassa İngilizler tarafından idare edilmek için yaratılmışlardır. İngilizler, bu gözle baktıkları sömürgelerindeki yerli halk ile birlikte yaşamazlar.

20. asrın başlarında Hindistan’a yapmış olduğu seyahati ile meşhur, Fransız yazar Marcelle Perneau “Hindistan seyahatı notları” nda diyor ki:

“Avrupa’da şöhret bulmuş, hatta bazı üniversitelerce kendisine profesörlük unvanı verilmiş olan Hindli bir ilim adamına, Hindistandaki bir İngiliz kulübünde buluşmak üzere söz vermiştim. Hindli gelmiş, fakat İngilizler, şöhretini bile hiçe sayarak onu içeri bırakmamışlar. Bundan haberdar olunca, ısrarım üzerine Hindli ile kulüpte görüşebildim.”

İngilizler, kendilerinden olmayanlara hayvanlara bile lâyık olmayan muameleler yapmışlar hep. Bunun tarihte örnekleri çoktur.En büyük sömürgeleri olup, senelerce vahşice zulüm ettikleri Hindistânın Amritsar şehrinde 1919 yılında, bir gün âyin sebebi ile toplanan hindûlar, bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine saygı göstermezler.

Misyoner, İngiliz general Dyere şikâyetde bulunur. General derhal askerlerine emir vererek, âyinle meşgûl halkın üzerine ateş açtırır ve on dakikada yediyüz kişi ölür. Binden ziyade kişi de yaralanarak yerlere serilir. General bununla da iktifâ etmeyerek, halkı üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan gibi yürütür. Sonra da bunu şöyle izah eder:

“Hindlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüz üstü sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindû tanrısı kadar mukaddes olduğunu ve onun karşısında da hakâret değil, sürünmeleri icap ettiğini anlatmak istedim”

Diyeceksiniz ki, aradan bu kadar sene geçmiş. Geçmişteki bu yanlış düşünceler şimdi kalmadı. İnsan haklarına saygı gösteriyorlar artık…Şimdi bakalım değişmişler mi değişmemişler mi?

Bu sorunun cevabını Sn. Hasan Pulur Milliyet gazetesindeki “Akıl almaz cinayet” isimli yazısında veriyor:

“Güvenilir bir gazete olan Sunday Times’den, aldığımız bilgiye göre, birkaç yıl önce bazı Batılı ilâç ve kimyasal madde üretim şirketleri ellerindeki eski ve zararlı maddelerden kurtulmak için yeni bir yöntem kullandılar. Bunları insanî yardım adı altında Bosna’ya gönderdiler.

Tüyleriniz ürperdi değil mi? İngiliz gazetesindeki haberin ayrıntılarını okuyun da Batı’nın “İnsan Hakları”na nasıl saygı duyduklarını görün:

İngiltere menşeli zayıflama tabletleri, Amerikan kaynaklı yüzlerce litre gargara yapımında kullanılan ağız yıkama sıvısı, Norveç tarafından cüzzam hastalığına karşı üretilmiş haplar ve eski Doğu Almanya menşeli, üzerinde kafatası ve çapraz kemikler işareti bulunan, ayrıca üzerlerinde “hediye” yazan yüzlerce ton ağırlığında işe yaramayan ilâç, tıbbî malzeme ve kalıplar şeklindeki zehirli atıklar, savaş esnasında insânî yardım adı altında Bosna’ya gönderildi.

Maddelerin bir kısmı şirketçe, diğer bir kısmı da Batı Avrupa’daki yardımsever gruplar tarafından gönderildi. Küçük yardım grupları Avrupa’dan son 50 yılın en kötü savaş kurbanları için hiçbir şey yapmamaktansa, doktorlara numune olarak gönderilen işe yaramayan veya kullanım süresi bitmiş olan ilâçları toplayarak savaş kurbanlarına bir şeyler göndermenin daha iyi olacağını düşündüler.

Bazı kişiler, Batı’nın vicdansız ilâç üreticilerinin, Bosna’daki savaşı kendi çıkarları uğruna kullanarak ellerindeki ilâç stoklarını buraya göndermek suretiyle erittiklerini düşünmektedirler.

Komik hibelere örnek olarak, kullanım süreleri çoktan sona ermiş olan doğum kontrol hapları ve Norveç tarafından üzerinde ağrı kesici Paracetamol yazısı yazılmış, gerçekte cüzzama karşı kullanılan haplar, Bosna’ya gönderilen yardımların gülünç olanlarından sadece bazıları.”

Şimdi siz karar verin! Batı değişmiş mi değişmemiş mi?!..

h1

Hoşgörünün Perde Arkası

28 Mart, 2007

Dinler Arası Diyalog Ve Hoşgörünün Perde Arkası

Alman Der Spiegel Dergisi‘nde, Fransız düşünür Bernard Henri Levy‘nin bir yazısı yayınlandı. Levy, bu yazısında, İslam aydınlanmasında din adamlarına büyük görev düştüğünü belirterek şöyle diyor: ‘‘Hıristiyan ve Yahudi din adamları yüzyıllarca önce nasıl kendi kutsal kitap ve yazılarını gözden geçirip onunla hesaplaştıysa, şimdi de kendi kutsal kitapları üzerinde çalışma sırası İslam bilginlerinde.’’

Şimdi size bu sözü tercüme edeyim: Yahudilik ve Hıristiyanlığın ilahi olma,yani Allah tarafından gönderilen orijinal mesaj özelliği yok edildi.Şimdi sıra İslamiyette.İslamiyetin orijinalliğini bozmak, ilahi özelliğini yok etmek şart,diyor. İşte, Papa’nın, Hıristiyan aleminin, hoşgörü, diyalog, sevgi, saygı vs. kampanyaları başlatmasının perde arkasındaki gerçek sebebi bu.

Bunu yapabilmeleri için de,İslamiyetin dinamizmini yıkmaları, dinde reform, değişiklik yaptırmaları gerekiyor.Onların ifadeleri ile, İslamiyetin yumuşatılması,“light” leştirilmesi lazım.Bu, “Barış” adı altında yeni bir “Haçlı seferi” başlatılması demektir.Zaten tarih boyunca,Vatikan hiçbir zaman tavrını net bildirmedi.Sözü ile özü bir olmadı.Gerçek niyetleri hep saklı kaldı.Başarırlar veya başaramazlar,ama bu defa gerçek niyetlerinin;dinlerarası diyalog,hoşgörü adı altında, dinleri birleştirmek,sonra da bütün dünyayı Hıristiyanlaştırmak olduğu ortaya çıktı artık.

Çünkü, bütün baskılara, zorlamalara rağmen hâlâ İslam, sadece İslam dünyasında değil tüm küresel bazda yegane adres ve cazibe merkezi. Bu Batı’yı korkutuyor. Çünkü, Hıristiyanlık diye bir din kalmadı. Çünkü Avrupalılar, Hıristiyanlığı işlerine nasıl geliyorsa öylece değiştirme yoluna giderek, yani dini kendilerine, çıkarlarına ve keyiflerine uydurarak,Hıristiyanlık din olmaktan çıktı.Öte yandan Hinduizm, Budizm ve Şintozim gibi Doğu dinleri, bu dünyaya söyleyebilecekleri bir şeyleri olan dinler olmaktan çok çok uzaklar: Fosilleşmiş, sadece birer aksesuar veya terapi işlevi görebilecek durumda bu dinler.

Şu an dünyada onca baskıya, sindirmeye ve zulme rağmen dinamizmini, canlılığını ve hayatiyetini sürdüren ve insanlığa umut ve ufuk verebilecek olan tek din İslam dinidir. Batılılar bu gerçeği gördüler ve o yüzden,komünizmden sonra, İslamı hedef seçtiler.

Bunun için şu iki şeyi yapmayı planlıyorlar:Birincisi,ne yapıp edip İslamı terörle, özdeşleştirerek mahkum etmek. Müslümanları terörist,zararlı kimseler olarak göstermek.İkincisi de, İslamın içini boşaltarak sadece ferdi bir inanç meselesi haline getirerek dünyaya,hayata ilişkin entelektüel, siyasi,ekonomik,kültürel taleplerini iptal etmeye çalışmak.

Bunu sağlamak için de,İngiliz Sömürge Bakanlığı Hıristiyan misyonerlerine üç asır önce şu gizli talimatı verdi:

1- İslâm alimleri, toplum nezdinde küçük düşürülerek saf dışı edilmelidir.

2- Peygamberin dinden maksadı sadece İslâm dini değildir.Hıristiyanların ve Yahudilerin dinleri de Müslümanlıktır.Çünkü kaynakları birdir. Bu konu ısrarla vurgulanmalıdır.

3- Müslümanlar ibadetlerden alıkonulmalıdır.“Allah’ın ibadete ihtiyacı olmadığı” gibi gerçekler her an onlara telkin edilmelidir. Böylece ibadetten soğumaları sağlanmalıdır.

4-Müslümanların kılık kıyafetiyle, yaşayışıyla, yazı, karikatür ve fıkralarla alay edilmeli.

5- Müslümanların ellerinde gerçek Kur’an’ın olmadığı Hadislerin uydurma olduğu söylenmeli… Ve onlar Kur’an ve Sünnet hakkında şüpheye düşürülmelidir.

Özetlemek gerekirse, Hıristiyan aleminin hedefi, dinin temeli olan iman esaslarını bildiren kelâm ve fıkhı ilmini yok edip,İslamiyeti emir ve yasakları olmayan bir hümanizma, bir felsefi ahlâk sistemi haline getirmek…

h1

Kilisede iftar yemeği…

24 Mart, 2007

Kilisede iftar yemeği


Son yıllarda Ramazanlarda komik, komik olduğu kadar da düşündürücü olaylara şahid oluyoruz. Bunlara değinmek istiyorum bugün. Geçen sene ilk defa değişik kesimlerden iftar daveti aldım. Daha doğrusu davetleri aldım. Kimlerden mi, söyliyeyim. Çeşitli gayri müslim cemaatlerden. Üç dinin mensupları iftara çağırılıyordu. Davetiyelerin hepsinin ortak özelliği; hoşgörü, sevgi, saygı, savaşsız dünya vs.
(bkz.kiliselerdeki iftarlara bir örnek)
(bkz.işin temelleri nasıl atıldı?)

İftar, oruç tutan müslümanlar içindir. Oruçla, İslamiyetle ilgisi olmayan kimseleri, iftar adı altında kilisede toplamanın mantığını anlamak mümkün değil. Bir araya gelip yemek mi yemek istiyorsunuz, Ramazanın dışında gelip yiyin, diyaloğunuzu sağlayın. Hoşgörülerinde, diyaloglarında bile samimiyetsizlik, iki yüzlülük var. Merak ediyorum, daha sonraki senelerde Müslüman temsilcileri istavroz merasimine çağırıp, boyunlarına haç takacak olurlarsa, bizimkiler ne yapacak? Onlar bizim orucumuza saygı gösterdiler, biz de saygı gösterelim deyip haç mı takacaklar?

Aslına bakarsanız, bu şekilde bir diyalog aynı zamanda dinlere saygısızlıktır. Oruç, İslama ait bir ibadettir. Kilisede iftarın işi ne? Dinlerdeki ibadetleri birbirine karıştırmak, dine hizmet değil, dine kötülüktür. Dini bozmaktır.

Papa II. John Paul, işi, bir adım daha öteye götürüp, Hıristiyanları oruç tutmaya davet etti. Terör ve savaş kurbanları adına iyi niyetli her dine saygısı olanları oruç tutmaya çağırdı. ‘‘Burada Hıristiyan, Musevi ayrımı yok. Lütfen dünyada barış ve dayanışma adına bu önerimi kabul edin. Adalet adına dünyada bir barışın egemenliği için bu girişimi gerçekleştirin. Ancak sağlık nedeni ile veya başka nedenlerle oruç tutamazsanız o zaman bağışta bulunun”. İlave etti: ‘‘Orucu, sadece ekmek yiyerek ve su içerek gerçekleştirebilirsiniz. Yeter ki gönüllü olun. Müslüman kardeşlerinize destek verin” dedi.

“Kardeşlerimize destek verin” diyor. Siz gerçekten inanıyor musunuz, asırlardır Müslümanlara yaptıkları zulümleri, katliamları, kinlerini unutup bizi “Kardeş” kabul ediyorlar!

İnsanın aklına geliyor, bu işte bir bit yeniği var diye. Ne oldu da, 15 asırlık düşmanlık birden dostluğa, kardeşliğe, dönüştü.Bugün,sanki, farklı din mensubu insanlar arasındaki diyalog kopmuş, dinler savaşı yaşanıyormuş gibi, Vatikan’ın diyalogla yatıp, diyalogla kalkması Müslümanları haklı olarak endişelendirdi. Acaba, altından nasıl bir çapanoğlu çıkacak diye merak edildi.

Sonunda bulutlar dağıldı; Vatikan’ın gerçek niyeti diyalog değil, bunu istismar ederek, Hıristiyanlığın propagandasını yapmak olduğu ortaya çıktı. Papa 2. Jean Paul, Sen Pietro Kilisesinde pazar günü düzenlenen ayinde , “Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek, gerçek maksadını, nihai hedefini açıkca ortaya koydu.

Bütün bunlara rağmen hâlâ, hoşgörü, diyalog balonundan fayda uman Müslümanlar varsa, bunlara, Allah akıl fikir versin, demekten başka çare kalmıyor.

h1

Barışta hayır vadır!

20 Şubat, 2007

Osmanlı İmparatorluğu

Kudüs’te Filistin’de dökülen kanları yıllardır televizyondan ibretle izliyoruz. Birçok gayretlere rağmen yıllardır durdurulamıyor bu kan. Hal böyle olunca insanın aklına iki şey geliyor: Ya bu işlerle uğraşanlar barışı sağlamada samimi değiller, ya da barışı sağlamada takip ettikleri yol yanlış.

Yeni bir yol açmak zordur. Fakat yapılmış bir yolu, yani geçmişte örnekleri olan tatbikatlara göre hareket etmek, denenmişin birer tekrarı olacağı için kolaydır. Aynı bölgede aynı dinler aynı insanlar olduğu halde Osmanlı altı asır barışı sağlamıştı. Bu barışta aynı temel ölçü alınsa mesele hallolacak. Peki Osmanlının çeşitli din ve ırktaki insanları bir arada tutmanın sırrı neydi? Tabii ki, “ İslamiyetin bildirdiği hoşgörüydü.”

Osmanlı‘daki hoşgörü, padişahların gelip geçici iyi niyetlerinin eseri değildi. Hoşgörünün kaynağı İslamiyettir, yani vahiydir. İslamiyette esas olan, barıştır. Kur’an-ı kerimde, “ Sulhta daima hayır vardır” buyurulmaktadır.Aslında diğer dinlerdeki insanlarla beraber yaşama , tolerans ve hoşgörünün de ötesindedir. Sadece toleransla sınırlamak yanlış olur. Tarihçi Prof. İlber Ortaylı bu konuyu şöyle ifade etmektedir:

“ Müslümanlar için başka dinden insanlarla birlikte yaşamak, tolerans gibi bir kelime ile ifade edilecek şey değildir. Çünkü, biz başka dinden insanlarla yaşamasını Allah’tan öğrendik, bu O’nun emridir. Biz burada bir seçim yapma şansına sahip değiliz. Böyle bir şans ta talep etmiyoruz. Biz vahyin emirlerine itaat ediyoruz. Ve başka milletlerle yaşamayı, onları ancak ikna ederek kazanmayı yol olarak seçmişiz.

Yeryüzünde hiçbir Müslüman toplum yoktur ki, gayrimüslimlerle birlikte yaşamasın. Hiçbir müslüman toplum, kendilerine açıkca isyan etmedikçe, gayrimüslimlerle hadisesiz yaşayıp gitme örneğini göstermiştir. Avrupa geçmişte olduğu gibi tahammülsüzlüğünü bugün de gösteriyor…

Bu düsturun uygulanmasıdır ki, Osmanlı’da yaşayanlar, Müslüman olsun veya gayrimüslim olsun, o ülkenin parçası kabul edilmiş. Osmanlı’da, Musevi, Ortodoks, Ermeni cemaatleri, kültür, din, dil açısından özerkti. Ortodoks milletinin içinde Rum olmayan, Bulgar ve Rumen gibi etnik gruplar da vardı.Onlar da dillerini kullanmakta, örf ve adetlerine göre yaşamakta özgürdü.Milliyetçilik, 18′inci yüzyılın sonunda, Osmanlıyı parçalamak, yok etmek için ortaya atılan dış güçlerin bir oyunudur. Osmanlı, farklılıkları yaşatan, muhafaza eden, onları ortadan kaldırmayı amaçlamayan bir sisteme dayanır. Altı asır Osmanlı sulhu böyle sağlandı.

Haçlı Seferleri, dinlerarası barışı, hoşgörüyü bozmuştur. Osmanlı Devleti, böyle olumsuz bir konjonktürde kurulmasına rağmen, ilişkileri düzeltti. Osmanlı Devleti’nde kimliği dil değil, din belirlerdi. Gayrimüslimlerin güvencesi padişah fermanları ile sağlandı. Osmanlı Devleti’nde siyasi irade, farklılıkları birbirine benzetmeğe hiç gayret etmedi. Hatta, milliyetçilik cereyanlarının başladığı dönemde dahi, asimilasyon yerine bir üst kimlik olarak Osmanlılığı oluşturdu. Osmanlı, farklılıkları siyasi alanda yanyana yaşattı.

Ortadoğu’da olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’da da, 456 yıl dengeyi ve barışı korudu. Bir Hıristiyan köle dahi, mahkemesinde, kendi dinine göre yemin edebilirdi. 1918′den itibaren, Osmanlı’dan sonra, Arap dünyasında huzur kalmadı.
Bizde, Batı’dakinin aksine hak ve hürriyetlerin gelişmesi tarihi diye bir süreç yoktur. Onlarda hak ve hürriyetler 1215 tarihli Magna Carta ile başlar. Kralın bir lütfudur, ihsanıdır. Bizde bu hak ve hürriyetler yaradılıştan başlar. Çünkü dinimize göre, insan en şerefli bir varlık olarak yaratılmıştır.

Osmanlı, “Dinlerarası hoşgörü” yü sözde bırakmayıp, asırlarca uygulamıştır. Hoşgörüyü bizim onlardan değil, onların bizden öğrenmeleri gerekir. Hoşgörü öyle anlatılıyor ki, hoşgörünün esas sahibi sanki Batılı Hıristiyanlar… Tarihi gerçekler bu kadar nasıl çarpıtılır anlamak mümkün değil. Sanki asırlardır, diğer dinlere, hatta kendi dinlerindeki mezheplere hayat hakkı tanımayan onlar değil de bizleriz!

Bütün bu tarihi gerçeklere rağmen, Batı’nın bizden ısrarla hoşgörü istemesi, ister istemez insanın aklına başka şeyler getiriyor. Yoksa, hoşgörüden, diyalogtan maksatları, İslamiyetin içini boşaltıp, Hıristiyanlığa benzetmek, daha sonra da dinleri birleştirmek midir?

h1

Yeni bir “HAÇLI SEFERİ” mi?

14 Ocak, 2007

Yeni Haçlı Seferi:Dinler Arası Diyalog


Hiç dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum. Hıristiyan âlemi son seneler birden bire değişti. Dinlerarası diyalog, barış, sevgi, tolerans devri başladı. Haçlı Seferleri’nde Müslümanlara akıl almaz işkenceler yapıp katledenler; bununla da kalmayıp kendi dininden olan milyonlarca insanı bile mezhep farkından dolayı yok edenler, birden kuzu gibi oldular. İnsan haklarından, insan sevgisinden, kardeşlikten bahsetmeye başladılar.

İnsanın ister istemez aklına geliyor: Gerçekten bunlar kuzu gibi oldular mı, yoksa, halen kuzu postuna bürünmüş kurt mudurlar? Merak ettiğimiz bu sorunun cevabını yine kendileri verdiler: Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı; “Towards a pastoral approach to culture” adlı bir kitapta esas maksatlarını açıkca şöyle ifade etmekteler. “Bütün insanlar Hz. İsa’ya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz olarak Kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan Kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir; ama hedef hiç değişmez: Bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır nihaî maksadımız”.

Demek ki, bütün bunlar; yeni taktikler, yeni metodlar…Şimdi, bu tür faaliyetlerin tarihi seyrine bir göz atalım. Hıristiyan misyonerliğini yedi aşamada ele alabiliriz. Bu aşamaların her birinde, döneme ve şartlara göre farklı metotlar takip edilmiş. 1965’den sonra, “Diyalog Dönemi” başlatılmış.

Eski dönemlerde, Haçlı Seferleri sırasında, çok acımasız, çok zalimane, çok kanlı usullerle Hıristiyanlığı yayma, Müslümanlığı yeryüzünden silme faaliyetlerine girişilmişti. İşte bu yeni ”Diyalog” döneminde, bunları unutturmak için; Hıristiyan olmayan bütün insanlarla konuşarak, her türlü din mensubunu muhatap kabul ediyor görünerek, onlara şirin görünmeye çalışarak, onların inançlarını da tenkit etmeden, Hıristiyanlığı anlatma, insanlara sevdirme ve bütün dünyayı Hıristiyanlaştırma hedeflenmiştir.

Bu maksatla, Ülkemizde, Ortasya Türk Devletlerinde, diğer İslâm Ülkelerinde ve Hıristiyan olmayan diğer ülkelerde, o ülkelerin dilleriyle ve lehçeleriyle yazılmış pek çok kitap, kitapçık, broşür, mektup, yerine göre para dağıtılmakta. Örneğin, Azerbaycan’da Hıristiyanlığı seçene, kişi başına 100 dolar verilmekte; aylık maaşların 20-30 dolar olduğu düşünülürse, büyük rakam! Tek Hıristiyan Türk topluluğu olan Gagavuzlara İslamiyetten uzak kalmaları için ödenen para ise kişi başına 200 dolar.

Kendi dini hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanlara, bu yayınlar, paralar cazip görünmektedir. İslâm dinini bilen, Peygamberimizin hayatını öğrenen insanlar, bu yayınlardan ve masallarından etkilenmez. Ama çeşitli maddî sıkıntılar içinde zorlanan, birtakım boş, gerçekleşmeyecek vaadlerle, aldatılarak kandırılan insanlar bulunabilir.

Bedava sirkenin baldan tatlı olduğuna inanan insanlar her asırda bulunmuştur. Bundan sonraki asırlarda da bulunacaktır. Ama bu bedava sirkenin onun midesine zarar vereceği, kendisini zehirleyeceği , dünya ve ahıretini perişan edeceği anlatılırsa,insanlar onu kabul etmeyecektir. Bedava sirkenin yanında, insanlara bedava bal da takdim edilse, insanlar balı tercih edeceklerdir.

Araştırmacılara göre, bu faaliyetin arkasında ABD’nin desteği de var. “ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her üç semavi din içinde, kendisine bağlı birer tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi aynı: Dinlerarası Diyalog!”

Mesela, ABD, Güney Kore’yi sömürgeleştirirken, bir de Hıristiyan Tarikatı kurdu ve Güney Kore nüfusunun yüzde 40’ı Budistlik’ten vazgeçip Hıristiyan oldu; bu başarıdaki en büyük pay, “ Moon tarikatı”nındır. Scientology tarikatı da bu maksatla kurulmuştur. Bu tarikatların dini yorumlayışları, çalışma tarzları ve hedefleri arasında normalin üzerinde uyum var…”

Bütün bunlardan sonra şu söylenebilir: Komünizmin yıkılmasından sonra, Batı, gücünü İslamiyeti yok etmeye yöneltti. Müslüman alemi, yeni bir Haçlı Seferleri ile karşı karşıya. Fakat bu defa çok dikkatliler. Müslümanları uyandırmamak için her türlü hileye başvuruyorlar. Nihai hedefe varmayı üç safhada gerçekleştirmeyi planlıyorlar:

Önce dinlerarası diyalog. Sonra, dinlerin birleştirilmesi. Son olarak da, dinlerin birleştirilmesi kılıfında kendi ifadeleri ile, “Kilisede toplamak!”

Bu defaki Seferler, orta çağdakilere benzemiyor. Sefere katılan sadece Avrupa değil, zamanımızın süper devleti olan ABD’ de var işin içinde. O bakımdan Müslümanların işi zor görünüyor. Ne diyelim; sebeplere yapışıp, oyuna gelmemek için Allah’a sığınmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok. Allah yardımcımız olsun!

h1

Kafa Karıştıran Diyaloglar…

13 Ocak, 2007

Dinler Arası Diyalog ve Hoşgörü Projesi


Gayri müslimlerle, diyalog, hoşgörü toplantıları devam ediyor; Urfa, İstanbul, Mersin… Bundan sonra da, değişik zeminlerde, mekanlarda devam edeceğe benziyor… Devam etsin, diyalogtan hoşgörüden kimsenin şikayeti yok. Asırlardır bu zaten var. Burada duyulan endişe; acaba, dinimize bir zarar gelecek mi, gelmiyecek mi düşüncesi.

Endişe duyulacak sebepler de yok değil… Bir Hıristiyan, Müslüman kadınla evleniyor. Diyalog mensuplarının huzurunda nikahları yapılıyor. Adam , “Ben çifte dinliyim” diyor. Kimse çıkıp da, bu vatandaşlığa benzemez, çifte dinlilik olmaz demiyor. Ayrıca İslamiyette, Müslüman kadın, “Hıristiyan erkekle evlenemez” de denmiyor. Yoksa, bunlar da mı teferruat olarak görülüyor! Doğrular dile getirilse kimse endişeye kapılmayacak.

Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı kitaptaki, “Bütün insanlar Hz.İsaya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz edilerek Kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan Kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir; ama hedef hiç değişmez: Bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır nihai maksadımız” ifadesi de kafaları karıştırıyor!

Bir de toplantıların sonunda alınan kararlara bakıyorsunuz; hepsinin ortak noktası, İslam dinini tenkit ederek, yeniden yorumlayarak hoşgörü ortamı sağlamak… Tenkit ettiğin, beğenmediğin şeyi nasıl başkalarına sunacaksın? Diyalog kurabilmek, İslamiyeti tanıtabilmek için takip edilen yol yanlış. Geçmişteki uygulamalardan örnekler vermek aslında yeterli. Hazret-i Ömer’in Kudüs fethedilince, Kudüs halkına verdiği “Eman” güzel bir örnek…

Tarihi vesika

Bu emanda, gayri müslimlere geniş ibadet hürriyeti verilmektedir. Çünkü, dinimiz gayri müslimlere de iyi davranmamızı, onlara zulüm yapmamamızı emretmektedir. Hatta İslamiyet, gayri müslim hakkına, Müslüman hakkından daha çok önem verip sakınılmasını emretmektedir.

Hazret-i Ömer‘in bu emanı da şöyle:

“İşbu mektup, Müslümanların emiri Ömer-ül-Faruk’un, Kudüs halkına verdiği eman mektubudur ki, onların varlıkları, hayatları, Kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ile diğer bütün milletler için yazılmıştır. Şöyle ki:

Müslümanlar, onların Kiliselerine zorla girmeyecek, Kiliseleri yakıp yıkmayacak, Kiliselerin herhangi bir yerini tahrip etmeyecek, mallarından az bir şey bile olsa almayacak, dinlerini ve ibadet tarzlarını değiştirmeleri ve islam dinine girmeleri için kendilerine karşı hiçbir zorlama yapılmayacak.Hiçbir Hıristiyan en ufak bir zarar bile görmeyecek. Eğer kendiliklerinden memleketten çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, malları ve ırzları üzerine, eman verilecektir. Eğer burada kalmak isterlerse, tamamen teminat altında olacaklar. Yalnız Kudüs halkı kadar cizye, gelir vergisi vereceklerdir.

Eğer Hıristiyan halkından bazıları, aile ve malları ile beraber çıkıp gitmek isterlerse ve Kiliselerini ve ibadet yerlerini boşaltırlarsa, varacakları yere kadar canları, Kiliseleri, yol masrafları ve malları üzerine eman verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanına kadar, onlardan hiçbir vergi alınmayacaktır.”


İmza:Ömer-ül-Faruk. Şahidler: Halid bin Velid, Amr İbnil’as, Abdürrahman bin Avf, Muaviye bin Ebi Süfyan.

İşte gerçek hoşgörü!

Bu konu ile ilgili bir de anektod aktarayım:Kudüs’ün Müslüman askerler tarafından fethinden bir müddet sonra da , papazlar, halife hazret-i Ömer’i Kiliseye davet ettiler.Hazret-i Ömer, görüşme uzayınca namaz kılmak istedi:”Papaz efendi, bana bir yer gösterin de namazımı kılayım”dedi. Papaz, “Buyurun burada kılabilirsiniz, bizim için bir mani yoktur ya Ömer!” dedi. Hazret-i Ömer’in, gösterilen yerde namaz kılmak istemediğini anlayan papaz, sordu ”Peki, sizin burada namaz kılmanıza mani olan şey nedir?” Hz. Ömer şu cevabı verdi: “Benim halkım, namaz kıldığım yeri cami yapmak ister. Burada namaz kılınca siz, Kilisenizin mescide çevirilme tehlikesi ile karşı karşıya kalırsınız. Bunun için bana başka bir yer gösterin.”Kilisenin dışında müsait bir yer gösterdiler. Hazret-i Ömer namazını orada kıldı. Daha sonra, burası mescid haline getirildi. İsmine de Ömer Mescidi denildi.

İşte Müslümanlar, geçmişte gayri müslimlere bu kadar geniş ibadet hürriyeti verirlerdi. İbadetlerine mani olmadıkları gibi, ibadetlerine mani olacak şeyleri de ortadan kaldırırlardı. Onlara da rahat ibadet etme imkanı sağlarlardı.İslamiyette, gayri müslimlere ibadet hürriyeti sağlandığı gibi, Müslümanların malı, canı, namusu nasıl korunuyorsa, gayri müslimlerin mal ve can emniyeti de aynen sağlanır. Bunun için gayri müslimler, Müslümanlar arasında asırlarca, rahat, korkusuz bir şekilde yaşamışlardır.

Bunları anlatmak varken, iki de bir dinimizi tenkit edelim, yeniden yorumlayalım demenin kime ne faydası var? Onlara şirin görünmek için illa da dinden taviz mi vermemiz gerekir?

Zenbilli’nin Gayri Müslümleri Savunması

Müslüman devletler, gayr-i müslimlerin hakkına, hukukuna saygılıydı. Bugünkü gibi hoşgörünün adı değil kendisi vardı. Gayri müslimlerin hukukuna ne kadar saygılı olduğunu göstermek bakımından ecdadımız Osmanlı’dan bazı anektodlar aktarmak istiyorum:

Avrupa’da, kralların, istediği kimseyi astırdıkları, istediği kimseyi hapsettikleri, yani tam bir diktatörlük ile ülkelerini idare ettikleri zamanlarda, Müslüman ülkelerde, Müslüman olsun, gayr-ı müslim olsun, herkese adalet ile muamele ediliyordu.

Sultan Selim Han‘ın şeyhülislamlarından, Zenbilli Ali Efendi, yolda, elleri bağlanmış kişilere rastladı. Bu kişilere sordu: “Nedir bu haliniz?” “Biz Hıristiyan tüccar kimseleriz. Alış-verişimizi Sultanın emrine göre yapmadığımız zannedildiği için bizi tutuklattı.”

Zembilli Ali Efendi, bunları dinledikten sonra Padişahın huzuruna varıp dedi ki: “ Padişahım, tüccarlara haksızlık yapılmış; serbest bırakılması lazımdır. Bunlar senin emrine aykırı bir iş yapmamışlar.” Padişahın,” Ben sana, benim yaptığım siyasi işlere sen karışmayacaksın dememiş miydim?” sözlerine karşılık “Burada gayri müslim insanların, haksızlığa uğraması, zulüm görmesi mevzubahis. Bunun için, şeyhülislam olarak, buna müdahale etmem benim vazifemdir. Karışmazsam, vazifemi yapmamış olurum.” dedi.

Yavuz Sultan Selim, korkusuzca hakkı savunan, Ali Efendi’nin bu hareketine çok memnun oldu. Yanlış bir iş yaptığında kendisini ikaz edecek bir din adamı bulunduğu için Allahü teâlâya şükretti. Sonra tüccarları salıverdi.

* * *

Bir anekdot daha!

Avrupa Hıristiyanları, Papa’nın kışkırtması ile bir araya gelip, Osmanlı topraklarına saldırınca, Kanuni Sultan Süleyman Han ordusuyla sefere çıktı.Ordu, ağır ağır hedefe doğru ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcaktı. Asker susuzluktan kıvranıyordu.Çok güzel üzümleri bulunan bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopardı. Yiyerek biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.

Çok geçmeden mola verildi. Bu esnada, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiği görüldü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni‘nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:”Nedir bu halin, kan-ter içinde kalmışsın? Bir şikayetin mi var?” Köylü, “ Ben şikayet için değil, tebrik etmek için geldim. Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir çıkı gördüm. İçini açtığımda, para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki, koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez. Sizi tebrik ederim!”

Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı. Bir manastırın yakınında bir çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, manastırdaki birkaç rahibe, askerlere yardım etmek için çeşmenin başına geldi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, kadınlara yan gözle bile bakmadılar.

Bu durumu uzaktan ibretle seyreden, Başrahib, hemen eline kağıt-kalem alıp, haçlı kumandanına şunları yazdı: ”Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Ey Haçlı kumandanları! Siz “Onlardaki bu ahlakı bozmadan, ortadan kaldırmadan” onlarla mücadele ederseniz, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!..”

Sakın, diyalog, hoşgörü, dini yeniden yorumlama çalışmalarında, burada bahsedilen “ahlakı” ortadan kaldırma gayretleri olmasın!..

h1

Dinler Arası Hoşgörü Tuzağı

21 Aralık, 2006

Dinler Arası Diyalog ve Hoşgörü

Vatikan, Batı’da daha uzun süre ayakta kalamayacağını anlayınca, Müslümanların, dağınıklığından, kimsesizliğinden, fakirliğinden istifade etmek için Doğu’ya yöneldi. Müslüman ülkelerinde Hıristiyanlaştırma çalışmasını başlattı.Bunu iki safhada yapmayı planlıyorlar. Önce, çeşitli baskılarla, entrikalarla, ithamlarla Müslümanları sindirmek ve saha dışına itmek. Sonra da bu boşluğu doldurmak.Bu maksatla, soğuk savaşın sona ermesinden “Kızıl tehlike”nin bertaraf edilmesinden sonra, “Yeşil tehlike!”yi ortaya attılar. Ve en büyük stratejilerini “İslam fundamentalizmi” olarak adlandırdıkları ve terörle özdeşleştirerek İslam dünyasını mahkum etmeye karar verdiler.

Daha sonra da, “İslam’ı protestanlaştırmaya”, yani İslamı emir ve yasakları olmayan, felsefi ahlakı bir sistem haline getirerek dünyaya, hayata ilişkin entelektüel, siyasi, ekonomik, kültürel taleplerini iptal etmeye çalışmak. Yani İslamın içini boşaltmak. Bunun için de en etkili yol olan, temel fıkıh kitaplarını; âlimleri, mezhepleri bertaraf etmek.

Hıristiyanlaştırmada takip ettikleri yol da “Diyalog” projesi. Projeyi ortaya atan Vatikan. Asırlardır Müslümanlara karşı en ufak bir müsamahası, hoşgörüsü olmayan Vatikan’ın bu girişiminden iyi niyet beklenebilir mi? Sözde diyalogla orta yolu bulacaklar. İki ayrı dinde orta yol nasıl bulunacak? Her iki din de %50 taviz verecek, inançlarından feragat edecek böylece ortak noktada buluşulacak! Bir dinin yarısı giderse geri kalana din denir mi? Yok diyalogtan maksadımız, iyi ilişkiler, iyi komşuluklar deniyorsa o zaten asırlardır var; mesela İstanbul’da asırlardır Müslüman, Hıristiyan, Yahudi yanyana yaşamışlar. Kimse kimsenin ibadetine, yaşayışına karışmamış. Diyalogun âlası uygulanmış. Bunların diyalogtan maksatları başka.

Nitekim, diyalogun mimarlarından olan diyalog toplantılarında hep komisyon başkanlığına getirilen bir ilahiyat profesörü “Ben yurt dışına gittiğim zaman sık sık Kiliselere gidiyorum; çok da lezzet ve zevk alıyorum” diyor.

Aynı Prof. diyalog konusunda da, “Efendim, diyalog ve hoşgörü devam edecekse, Hıristiyanlarla konuşurken sizin kitabınız bozulmuş, sonradan değiştirilmiş; en hakiki din benim dinim demeyeceksiniz.” diyor.

Yine diyalogcular, “Sadece,’La ilahe illallah’ demeyi, ‘Muhammederresulullah’ dememeyi telkin ediyorlar.”

Bu sözler diyaloğun gerçek amacını göstermede ip uçları veriyor: Demek ki, diyalog ve hoşgörü uğruna kendi Dinimizin, Kitabımızın ve Peygamberimizin hak ve en son olduğunu söylememeniz gerekiyormuş. İşte diyalog ve hoşgörü dediklerinin en kısa tarifi bu.
Artık görevler de değişti herhalde. Din adamları dini savunmayınca dini savunmak başkalarına kaldı. Nitekim, Türkiye Sağlık-İş Sendikası Başkanı Sayın Mustafa Başoğlu diyalog toplantısında tahammül edemeyip, “Ben burada öyle şeyler dinledim ki, bana öğretilen dine uymuyor. ‘Son hak din İslâm demeyeceksiniz’ ne demek? Son hak din İslâmsa, Kur’an öyle diyorsa, öyledir. Diyalog isteniyorsa öyle konuşmayacaksınız olmaz böyle şey” demek zorunda kalmıştır.

İki dinin temsilcilerinin konuşmaları da, diyalogun maksadının, iyi ilişkiler, iyi komşuluklar olmadığını göstermektedir. Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa’yla görüşmesinden sonra, “ Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür ‘diplomatik ilişkiler’le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da ‘diyalog’ geliştirilecek mi?” sorusuna, “İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar… “ cevabını vermiştir. (T. Akyol – Milliyet- 17.6.2000)

Aynı soruyu, Sayın Yılmaz’dan sonra Başkanlık koltuğuna oturan Sayın Ali Bardakoğlu’na, Armada otelinde düzenlenen, “Türkiye ve Avrupa’da Din, Devlet ve Toplum- Dinlerarası Barışçı bir Ortak Yaşam için Olanaklar ve Engeller” konulu konferansta ayak üstü sordum. Net bir cevap vermedi. Oturumda sormamı istedi. Oturumda, Prof. Dr. Niyazi Öktem bu konu ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın organizesi ile üç dinin mensupları olarak, I. Harran toplantısını Urfa’da yaptık. II. Harran toplantısını da, Mardin’de yapacağız. Vahiy, Tanrı, gibi konular gündeme getirilerek tartışılacak; tabular yıkılacak.”

Toplantıda Sayın Öktem’e sordum: “ Dinlerarası Diyaloğun insani boyutunu anlıyoruz. Bu önce de vardı bundan sonra da olacak. Bunun devamında ve geliştirilmesinde fayda var. Ancak diyaloğun ikinci boyutu net değil; hayli karanlık. Vahiy, Tanrı gibi konuları tartışarak nereye varmak istiyorsunuz; üç dinin dışında yeni bir din mi ortaya çıkartmak istiyorsunuz, yoksa Vatikan’ın sık sık dile getirdiği gibi, nihai birleşme Hıristiyanlıkta mı olacak?”

Tahmin edeceğiniz gibi tatmin edici bir cevap alamadım. “Savaş olmasın, barış olsun…” türünden birşeyler söyledi. Papa 2. Jean Paul da, Sen Pietro Kilisesinde, 25.6.2000 günü pazar ayininde;‘’Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek diyalog sonunda nerede birleşeceğinin adresini de vermiş oluyor.

Bütün bunlardan sonra, Vatikan’ın başlattığı “Diyalog” projesinin İslamiyet için faydalı olduğunu söyleyene kim inanır? Basiret sahibi herkes bunun Vatikan’ın sinsi bir oyunu olduğunu hemen anlıyor. Cenab-ı Hak bilerek veya bilmeyerek böyle sinsi oyunlara alet olmaktan muhafaza etsin! Alet olanları da kısa zamanda kurtarsın!

h1

Vatikan Doğu’ya yöneldi

20 Aralık, 2006

Misyonerlik

Vatikan zor durumda. Çünkü, son yüz yıldır Hıristiyan inançlarının ilme, fenne uymadığını gören Hıristiyanlar hızlı bir şekilde dinden uzaklaşıp ateist olmaktadırlar. Ateist olanların oranı her gün biraz daha artmakta; %70’in üzerine çoktan çıkmış bulunmaktadır. Hıristiyanlık, mensuplarını manevi yönden tatmin edemeyince, halk maddeye yöneldi. Bu yöneliş insanları maddeye tapma noktasına getirdi. Herşey madde olarak görülmeye başlanınca da her türlü sapıklıklar ve gizli ateistlik hareketleri başladı.

Siz resmi rakamlara bakmayın. Kağıt üzerinde de olsa Hıristiyan görünmeyip, Kilise vergisini vermeyenlerin cenazelerini Kilise kaldırmadığı için cenazeleri ortada kalmasın diye halk Hıristiyan görünmektedir.Halkın artık Kiliseye itimadı hızla azalmaktadır. Bırakın sıradan halkı papazların bile inancı zayıflamıştır. Bunun için, papazlar, rahibeler arasında fuhuş, sapık ilişkiler sıradan olaylar haline gelmiştir. Bu tür haberleri önceleri devamlı yalanlayan Vatikan, bugün mecburen kabullenmek zorunda kalmıştır.

“AA” ve “AFP” haber ajanslarının 29.03.2002 tarihli, “Papa’nın paskalyası sübyancı rahibeler yüzünden zehir oldu” başlığı ile verilen habere göre, Papa yaptığı paskalya konuşmasında, 5 bin piskopos ve 400 bin rahibi ihanetle suçlayıp, imansızlıklarını kamuoyuna açıklamaya davet etmiştir. Haber şöyle devam ediyor:

“Katolik din adamlarının son haftalarda ortaya çıkan sübyancı ve eşcinsel skandalları Avrupa`yı sarsarken, özellikle ABD`de din adamlarının, çocukları cinsel taciz haberleri Kiliseyi iyice zor duruma soktu.Son olarak ABD`nin Boston kentinde 66 yaşında eski bir papaz, bir çocuğa tecavüz etmekten 10 yıl hapis cezasına çarptırılınca, Kardinal Bernard Law da 80 rahibin ismini adalete vermeyi kabul etti.Palm Beach piskoposu, 25 yıl önce bir papaz okulu öğrencisine cinsel saldırıda bulunduğunu kabul ettikten sonra görevinden istifa etti. New York`ta da Kardinal Edward Egan benzer suçlamayla sanık sandalyesine oturdu.”

Yine AA’nın 14.06.2002 tarihli “Kilise özür diliyor” haberine göre,

“ABD Katolik Kilisesini sarsan çocuklara tecavüz skandallarının ardından tarihi bir toplantı yapan piskoposlar, rahiplerin tecavüzüne uğrayanlardan özür dileyerek, çocuklara sarkıntılık eden tüm din adamlarının aforoz edileceğini bildirdiler.Çok sayıda rahibin uzun yıllar, kilisede günah çıkarmaya gelen, Kilise korosunda çalışan veya kimsesiz olduğu için kiliseye sığınan erkek çocuklara tecavüz ettiği medya tarafından ortaya çıkarıldı. ABD`de Katolik Kilisesi`ni sarsan skandalın patlak vermesiyle şimdiye kadar 16 rahip intihar ederken, hakkında soruşturma açılan başka rahiplerin de intiharından endişe ediliyor.”

Bunun gibi yıllarca gizli tutulan insanlık dışı olaylar bir bir ortaya çıkmaya başlayınca, Vatikan geleceğinden endişe etmeye başladı. Bu olup bitenlerden sonra, Batı‘da daha uzun süre ayakta kalamayacağını anladı. Çünkü, bunca olumsuzlukları yok edip, itibar kazanması artık mümkün görünmüyordu.

Gelişen bu olaylar karşısında Vatikan’ın yeni bir politika geliştirmesi gerekiyordu. Derhal bunun çalışmasını başlatarak Doğu’ya yönelmeye karar verdi. Başsız, kimsesiz, fakir Müslüman halkları çeşitli entrikalarla Hıristiyanlığa özendirip dinlerinden döndürme çalışmalarına başladılar.

Bu iş için akıl almaz bütçe ayırdılar. Sözde yardım teşkilatları kullanılarak Müslüman fakir halka para dağıtmaya başladılar. Sadece Adapazarı depreminden sonra 13 milyon dolar yardım yaptıklarını Vatikan yardım teşkilatı temsilcisi ifade etti. Depremzedelere içine 50-100 dolar konularak İncil dağıtıldığı, pek çok gencin Hıristiyan olduğu basında yer aldı. (22.5.2002-Hürriyet)   Doğuda, misyonerlik faaliyetlerinde, Hıristiyanlığı yaymada en büyük ümitleri de “Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” projesi.