Archive for the ‘misyonerlik’ Category

h1

İngiltere Kraliçesi’nin Bize Hatırlattıkları: Sömürge, Zulüm, İşkence…

21 Mayıs, 2008

İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth o an

Tarih boyunca, Müslümanlar idareleri altındaki milletlerin hukukuna saygı göstermişler, hiçbir devirde bunlara zulüm işkence yapmamışlardır. Mesela Osmanlının hiçbir döneminde kendilerinden olmayanlara zulüm yapılmamış, bunlar birbirlerine düşürülerek kırdırılmamıştır. Batılı sömürgeciler ise, her türlü zulmü işkenceyi reva görmüşlerdir. Sadece Müslümanlara değil, kendi inançlarından olmayan yani Hıristiyan olmayan herkese aynı muameleyi göstermişlerdir.

Umulur ki, 21. yüzyılda artık bu huylarından, politikalarından vazgeçmişlerdir. Geçmişte yaptıklarından ders almışlardır. İbret alınması için geçmişte yaptıkları bazı uygulamalarından örnekler vermek istiyorum: Meselâ, İngilizlerin en büyük sömürgeleri olan Hindistan’ın Amritsar şehrinde 1919 senesinde bir gün âyin sebebi ile toplanan Hindûlar, bisikleti ile oradan geçen bir Hıristiyan kadın misyonerine gereken hürmeti göstermedikleri için misyoner kadın, İngiliz generale bunları şikâyet eder.

General derhâl askerlerine emir vererek, ma’bedde âyinle meşgûl halkın üzerine ateş açtırıp on dakîkada yüzlerce kişiyi öldürtür. General bununla da yetinmeyerek, halkı üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan gibi yürütür.

Şikâyet üzerine olayın aslını tahkîkât için Hindistan’a gelen müfettiş, generale müdafaasız halka ateş açtırmasının sebebini sorar. General: “Buranın kumandanı benim. Öyle lüzûm gördüm ve emrettim” cevâbını verir. Müfettiş: “Pekâlâ, halkın yüzüstü sürünmesini emretmenizin sebebi nedir?” diye sorar. General:

“Hindlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüzüstü sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindû tanrısı kadar mukaddes olduğunu ve onun karşısında da hakâret değil, sürünmeleri îcap ettiğini anlatmak istedim” diye cevap verir…

Hindistan hükümdarı Bahadır Şah, İngilizlerin yaptıkları zulümlere dayanamayarak, 1857’de, İngilizlere karşı askerlerin ve halkın teşvîki ile büyük bir ayaklanma başlatmıştı. İngilizlerin Şah’a karşı tepki ve zulmü çok şiddetli oldu. İngiliz askerleri, genç, ihtiyâr, kadın erkek demeden bütün Müslümanları, hattâ çocukları kılıçtan geçirdiler.

Şâh teslîm oldu. İki oğlu ve torunu öldürüldü. Bunların etinden çorba yaparak Şâh’a ve hanımına ikram edildi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına aldılar. Fakat, ne eti olduğunu bilmedikleri hâlde çiğneyemediler, yutamadılar. Kustular, çorba tabaklarını yere bıraktılar. Vâli Henri Bernard onlara: “Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım” dedi. Bir insan bunu nasıl yapar? Yapar çünkü, bunlar kendilerinden başkalarını insan kabul etmiyorlar…

Araştırmacı yazar sayın Yusuf Gezgin, Aktifhaber’de bakınız İngilizleri ve politikalarını nasıl anlatır:

“Köleliği sistematik hale getirip, insanları yurdundan, ailesinden kopararak ‘bir ticari meta’ haline getiren bunlardır. Çok değil beş asır önce bir toprağı, kimliği medeniyeti olan Kızılderililerden, Aborijinlere, Mayalara, Asteklere kadar onlarca milletin-medeniyetin köküne kezzap suyu döken bunlardır.

Bütün sınır anlaşmazlıklarının ve toprak kavgalarının arkasında İngilizler vardır. İngilizlerin çekildiği coğrafyalarda nizasız, kavgasız, huzur içinde tek bir ülke, bölge gösteremezsiniz. Çekildikleri yerlerde özellikle problem bırakırlar ki, elleri o coğrafyadan çekilmesin.

İngiltere demokrasinin beşiği bilinir. Ama demokrasiyi sadece kendilerine layık görürler. İngilizlerin çekildiği bütün coğrafyalar acımasız diktatörlerin elindedir. Zira diktatörleri idare etmek, yönlendirmek ve buyruklara amade kılmak milletleri yönlendirmekten çok daha kolaydır. Halklar demir yumruklar altında ezilirken bunlar ‘demokrasiyi’, ‘insan haklarını’ değil, diktatörlerden tahtlarını koruma mukabili rüşvet aldıkları imtiyazları, zenginlikleri hatırlarlar.

İngiltere Kraliçesinin tarihî ve turistik yöreleri gezmek için geldiğini sanmıyorum! Acaba Kraliçe Türkiye’de, kendi kurdukları sarsılan derin dengeleri yeniden inşa etmek veya revize etmek için mi geldi? Yoksa, Orta Doğu’da uygulanacak yeni planlara bizi hazırlama, altyapı oluşturma amacı mı var?

h1

Sapık papazları örtbas etme fonu

7 Mayıs, 2008

papaz kilise ortodoks rahip rahibe papa katolik hıristiyan sübyancı sapık adam

Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı Amerikan Rum Ortodoks kilisesinin bünyesindeki bazı papazların sübyancılık vakalarının “örtbas” edilmesi için 6 yılda 8.3 milyon dolar tazminat ödendiği açıklandı.

Haftalık “Thema” gazetesinin manşet haberine göre, Rum asıllı Amerikalıların Ortodoks kilisesi lideri Başpiskopos Dimitrios, cemaati içinde, “sübyancılık vakalarını örtbas etme” ve “çocukların velileriyle, tazminat ödeme yoluyla işi tatlıya bağlama” taktikleri nedeniyle yoğun eleştiri altında…

Buzdağının tepesi

Son yıllardaki sübyancılık vakalarından sadece 11 papazla ilgili olanlar kamuoyunca öğrenilebildi. Örtbas edilen vakaların sayısı bilinmiyor. “Amerikan Rum Ortodoks kilisesinde seksüel tacize uğrayanlara yardım” cemiyeti kurucusu Kathy Larson, “Ortodoks kiliselerinde sübyancılık vakaları çok, kamuoyuna duyurulanlar sadece buzdağının tepesini oluşturuyor. Failler Yunanistan’a kaçıyor. Yunanistan’da papazlık yapmayı sürdürmeleri olasılığı beni çok huzursuz ediyor” dedi.

72 yaşında yargıda

ABD’deki Rum Ortodoks toplumunu çalkalayan en son sübyancılık skandalı, 20 Mayıs’ta ABD adaletince incelenmeye başlanacak. Gazeteye göre, fail geçmişte 5 çocukla ilişkide bulunmuş, şimdi 72 yaşında olan papaz Nikolaos Katinas.
Başpiskopos Dimitrios’un yakını olan Nikolaos’un çocuklarla kilise içinde seks yaptığı belirtiliyor. Nikolaos Katinas’ın yargılanması sürecinde kilise hiyerarşisinin “örtbas çabaları” kanıtlanırsa, Dimitrios’un da suçlanması gündeme gelebilecek. Papaz Nikolaos şimdi Yunanistan’da yaşıyor.

h1

Maksatları dini tartışılır hale getirmek!

3 Mayıs, 2008

ünlü misyoner ve islam düşmanı Samuel M. Zwemer

Bir asırdan fazla zamandır, beyni dışarıda olan organizasyonlar ile İslamiyet ters yüz edilmek, her şey tersine çevrilmek isteniyor. Çok sinsi ve organize bir şekilde doğrular yanlış, yanlışlar doğru olarak empoze ediliyor. Düşünebiliyor musunuz, imandan sonra İslamiyet’in en önemli emri olan namazı bile, üç vakit mi beş vakit mi diye tartışılan bir ülke haline geldik. Tartışıldığına göre aksini savunanlar da var demektir. Nerede ise İslamiyet’in tartışılmadık bir tarafı kalmadı. Gayeleri yıkamasalar da, en azından, kafalara şüphe tohumu ekmek, tutmasa bile iz bırakmak.

Tartışılan konular, ekonomi, siyaset değil, dini konular. Ekonomiyi tartışmakla insanın imanına, dinine bir zarar gelmez. Fakat dini konuyu tartışmak böyle değil, birçoğu insanı dinden imandan eder. Dini hassasiyet, şuur azaldığı için çok kimse bunun farkında değil.

Yıllardır, ısrarla tartışma konusu yapılarak, sinsice yönlendirilen konuların bazıları şunlar:

“İslamiyet akıl mantık dinidir.” Hâlbuki İslamiyet vahiy dinidir; Cenab-ı Hakkın, Peygamber efendimize vahyettiği, bildirdiği bize de, Peygamber efendimizden, Eshabından ve İslam büyüklerinden nakledilerek gelen dindir. Bunun akla, mantığa uygunluğu tartışma konusu yapılamaz. Yapılırsa, ortaya atılan din değil, o kimsenin düşüncesi olur.

“Mezheblerin dinde yeri yoktur, mezheplere inanmayın!” Peygambersiz bir dinin tatbiki nasıl mümkün değilse, mezhepler olmadan da dinin tam olarak, yaşanması mümkün değildir. Zaten Peygamber efendimiz de, farklı ictihadların, mezheblerin rahmet olduğu bildirmişlerdir. Bunun içindir ki, asırlardır bunun hiçbir zaman tartışması yapılmamış, ilmi ne kadar yüksek olursa olsun her âlim, derecesi ne olursa olsun her evliya mutlaka dört mezhebden birine tabi olmuştur.

“Dininizi fıkıh kitaplarından değil, meallerden öğrenin!” Böyle söyleyenlere, şunu sormak lazım, anayasada, vergi ile ilgili sadece, herkes vergi vermekle mükelleftir, ifadesi var. Sadece bu maddeye göre vergi vermek mümkün mü? İşçi, memur, esnaf, iş adamı nasıl, ne oranda, ne zaman vergi verecek? Vergi kanunları, yönetmelikleri, genelgeleri olmadan bu mümkün mü? Bunun gibi, Kur’anı kerimde, namaz kılın, zekât verin emri bildirilmiş, bunu tatbik şekli, hadis-i şeriflerle ve bunların açıklaması olan fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Bunlar olmazsa namaz nasıl kılınacak, zekât nasıl verilecek? Dinin diğer bütün emirleri de böyledir?

“Kadın erkek eşittir, erkeğin üstünlüğü yoktur. Kadın toplumun her kesiminde yerini almalıdır.” Evet, erkek kadından üstün değildir, çünkü üstünlük takvadadır, dine uymadadır. Kadının erkeğe eşit olmadığı, naklen de ilmen de sabittir. Anatomik, fizik, ağırlık, güç bakımından eşit olmadığı ortadadır. Buradaki maksatları, eşitliğini öne sürerek, sözde kadının yanında görünerek, kadını sokağa çekmek; böylece aileyi sarsarak parçalamak ve manevi değerlerin sonraki nesillere geçmesine mani olmaktır. Kadının nazik, duygusal yapısı sokak mücadelesine uygun değildir. Onun bünyesi, ev işleri ve çocuk eğitimine yatkındır. Cenab-ı Hak onu öyle yaratmıştır. Başka işler için kadını zorlamak ona da cemiyete de zarar verir.

Her sene, temcid pilavı misali, Ramazan gelir oruç, zekât tartışması yapılır; Kurban Bayramı gelir, kurban tartışması yapılır; Hac mevsimi gelir, hac tartışması yapılır… Kandil gelir, kandilin tartışması yapılır. Bütün bunların, tesadüfen, organize olmadan yapılması mümkün mü?

Ülkemizde yaşayan dini azınlıklar, vahiy ile gelmemiş, hepsini kendileri uydurmuş dinlerini istedikleri gibi yaşarlar, kimse bunların yaptığını tartışmaz. Çünkü bunlarla ilgili hazırlanan sinsi program yok.

Bu tartışmaların gerçek sebebini zaten kendileri söylemişler yıllar önce. Misyonerlerin önde gelen isimlerinden Zwemer, 1930’ların başında Kudüs’te Zeytindağı’nda toplanan misyonerler kongresinde yaptığı konuşmada bakınız bu tartışmaların gerçek sebebini nasıl anlatıyor. :

“Sizin göreviniz, Müslümanların Hıristiyan yapılması değildir. Asıl göreviniz onları dinlerini sorgular, tartışılır hale getirmektir. Bu sağlanırsa gerisi kendiliğinden gelir. Bizim yapmak istediğimizi kendi kendilerine yaparlar.”

h1

Keşke Samimi Olabilseler!

2 Mayıs, 2008

diyanet dergisi dinler arası diyalog

Son zamanlarda, Vatikan, tarihte görülmemiş bir propaganda hamlesiyle Hıristiyanlığı tanıtma, yayma gayreti içine girdi. Dozaj çok artırıldığı için diyalog dengesi de bozuldu. Çünkü diyalog eşit şartlarda olursa istenilen fayda sağlanabilir. Bu propagandalardan zarar görmemek için tedbir almak, yapılmak istenileni anlamak zarureti hâsıl oldu. Diyanet Dergisi’ndeki bir yazı yapılmak istenileni çok güzel özetlediği için bu yazıyı okuyucularımın istifadesine sunmak istedim:

“İnsanlığın kurtuluşu için gönderilmiş olan İslâm Dini, kıyamete kadar sürecektir. Hak ve son din İslâm geldiğinde, daha önce gelen ve tahrif edilen diğer dinlerin hükümlerini kaldırmıştır. Çünkü İslâm dini bütün insanlığın yaratılışına uygun temel prensiplere sahiptir. Akılla ve ilmî gerçeklerle çelişmez. Bu dinin Peygamberi Hz. Muhammed de bütün insanlara örnek teşkil edecek bir özellikte yaratılmıştır.
Bu gerçeği göremeyen Roma Katolik Kilisesi, Avrupa’ya tamamen hakim olduktan sonra, önce dünyayı silah gücü ile Hıristiyanlaştırmaya çalıştı. Bu sebeple Haçlı seferleri düzenlendi. Haçlı orduları dalgalar halinde Müslüman ülkelerinin üzerine yürüdüler. Yapılan savaşlarla gayelerine erişemeyeceklerini anlayınca, Papa ve Hıristiyan hükümdarlar bu işi barış yolu ile ve tatlılıkla yapmaya karar verdiler. İşte bugünkü Vatikan’ın faaliyetlerinin temeli bu karara dayanır.

Tek gaye ve amaçları; Batı emperyalistlerinin emelleri önüne çekilmiş kalın duvar olan İslâmı yıkmak ve Müslümanları ezmek, Müslüman ruhunda İslâm inancını sarsmak ve onları Hıristiyanlaştırmaktır.

Bu gayelerine ulaşabilmek için de şu faaliyetlerde bulunuyorlar: İslâm karşıtı fikirleri yaymak. Müslüman çocuklarının sırf maddeci bir terbiyeyle yetiştirilmesini sağlamak ve onlar ile tarihleri arasına perde germek. İslâmı modern hayata ayak uyduramama gibi kusurlarla itham ederek fikrî hücuma geçmek ve modern hayatın mefhumlarını İslâm’dan üstün göstermek suretiyle Müslümanları dinlerinden ayırmaya zorlamak.

Bu fikirleri de yıllardan beri; barış, toplumsal ahenk, endüstriyel ilişkilerin insancıllaştırılması, ırkların özgürleştirilmesi, sınıf farklarının giderilmesi ve dinler arası diyalog, hoşgörü gibi evrensel insanî değerleri işliyorlar. Fakat hiç de samimi olmadıkları ortadadır. Keşke Hıristiyanlık, bu projelerinin ardında samimiyet besleseydi! Keşke yakın geçmişte Azerbaycan’da, diğer Türk Cumhuriyetlerinde, Bosna-Hersek’te, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde; günümüzde Kosova’da biçare Müslümanların acil birçok ihtiyacını gidermek karşılığında onların vicdanlarını satın almaya kalkan misyonerlere engel olsaydı!

Ülkemizdeki hassas konuları iyi bilmektedirler. Bu hassas konularda fırsatını düşürdükleri anda devreye girmektedirler. Misyonerler Türkiye’de dinî hayatın zayıflamasını fırsat bilip, bu boşluktan azami ölçüde yararlanmaktadırlar.
Her fırsatta soydaşlarımıza din değiştirmek karşılığında mâlî destek sağlayacaklarını vaat etmektedirler. Bunun manası; vicdanların para ile satın alınmaya çalışılması demektir.

Tolerans, sevgi, barış ve kardeşlik gibi süslü sloganlarla yola çıkanlar, aynı hoşgörüyü, toleransı; İslâm’a tanımadıktan ve düşmanlıklarından vazgeçmedikten sonra bunlara kim inanır?

Sonuç olarak Kur’an-ı kerimin ifadesiyle:

“Allah katında hak din İslâm’dır.”

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu din asla kabul olunmaz ve o ahirette de büyük zarara uğrayanlardandır.”

Her şeyin gerçeğini en iyi bilen Yüce Allah olduğuna göre; O’nun orijinal kelâmı olan Kur’an-ı kerimin mesajına kulak vermekten başka insanlık için kurtuluş çaresi yoktur.

Bunun için; misyonerlik faaliyetleri başta olmak üzere ülkemizi, dinimizi ve milletimizi bölmeye yönelik her türlü yıkıcı faaliyet karşısında dikkatli olmak zorundayız. Bunlara karşı mücadele etmek için öncelikle yeni yetişen nesillerimizi bu cereyanlara karşı sağlam ve doyurucu bilgilerle teçhiz etmek durumundayız. Genç nesillerle beraber bütün ülke insanını millî ve manevî değerlerle donatmalıyız. Bu uyarılara kayıtsız kalındıktan sonra ortaya çıkan manzara karşısında hayıflanmanın faydası olmayacaktır. Her fırsatta gereken tedbirleri almak, bu vatanı bize emanet edenlere karşı bir vefa ve namus borcudur. Bu aynı zamanda her Müslümanın vazifesidir.”

(Hasan Yıldırım-Diyanet Dergisi, sayı 106)

h1

İskenderun’a dinlerarası diyalog merkezi

29 Nisan, 2007

Türkiye’deki Katolik Kilisesi yetkilileri,dinler arası diyalog merkezi açacak.

Türkiye’deki Katolik Kilisesi yetkilileri, İskenderun’da İtalyan Papaz Andrea Santoro’nun anısına dinler ve kültürlerarası bir diyalog merkezi açacak.

Türkiye’deki Katolik Kilisesi yetkilileri, İtalya’daki Lazio Bölge yönetiminin maddi katkısıyla İskenderun’da İtalyan Papaz Andrea Santoro’nun anısına dinler ve kültürlerarası bir diyalog merkezi açacak.

Lazio Bölge Yönetimi Başkanı Piero Marazzo, bugün Vatikan Radyosu’na yaptığı açıklamada, Trabzon’da 5 Şubat 2006’da silahlı saldırıda yaşamını yitiren Papaz Santoro’nun isteği doğrultusunda kendilerince finanse edilen bu merkezin İskenderun’da birkaç gün içinde açılacağını duyurdu.

Marazzo, “Andrea Santoro’nun isteği doğrultusunda dinler ve kültürlerarası ilişkiler merkezinin açılışını yapmak için birkaç güne dek İskenderun’a gideceğim” dedi.

(kaynak:www.haber7.com 16 Nisan 2007 22:58)

h1

Misyonerler Hücre Tipi Örgütlenmiş

29 Nisan, 2007

Türkiye’de Misyonerlik

Masum gibi gösterilen misyonerlik faaliyetlerinin farklı boyutu belgelendi.‘Silahlı örgüt’ gibi strateji belirledikleri tespit edilen misyonerlerin binlerce kişiyi fişledikleri belgeler de ele geçirildi.

Misyonerler hücre tipi örgütlenmiş

Jandarma’nın Silivri’de yaptığı operasyonda ele geçen ‘misyoner belgeleri’ terör örgütlerini andıran yapılanmayı ortaya çıkardı.‘Silahlı örgüt’ gibi strateji belirledikleri tespit edilen misyonerlerin binlerce kişiyi fişledikleri belgeler de ele geçirildi.

Malatya’da yaşanan vahşetin yankıları sürerken Silivri’de devam eden “misyonerlik” davasında dosyaya giren belgeler misyonerlerin nasıl çalıştığını ortaya koydu. Terör örgütünü andıran bir yapılanmaya gittikleri anlaşılan misyonerlerin belirledikleri strateji doğrultusunda binlerce kişiyi fişlediğini ortaya çıkardı. Protestan hücre teşkilatları, çalışma yaptıkları yerlerde insanların kişisel hallerini tek tek belirleyip, cinsel ve siyasi tercihlerini bile tespit etmişler.

İstanbul İl Jandarma istihbarat birimlerinin ele geçirdiği belgelerde İstanbul Valiliği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Emniyeti, Tahtakale Telefon Santrali gibi önemli yerlerde çalışanların yer alması şaşkınlık yarattı. Türkiye’deki Protestan yapılanmasının adeta bir silahlı örgüt gibi Lider, Marmara Bölge Sorumlusu, Ege Bölge Sorumlusu, Takım Sorumlusu, Hücre-Grup Sorumlusu şeklinde olduğu da belgelerden belirlendi.

Hedef işçiler…

Ele geçirilen belgelerden Protestan misyonerlerin belirledikleri eğitim stratejisine göre başlıca hedef kitle olarak işçi, memur ve öğrencileri seçtikleri anlaşıldı. Eğitim Stratejilerine göre: “Tanrının kiliseye insanlara ilişkin verdiği görevi toplumda yerine getirmede cesaretlendirmek, yerel kiliselerin potansiyelini ulusun müjdelenmesinde kullanmak, yeni kiliselerin kurulmasında görev alan işçileri donatmak, kilise bulunmayan yerlerde yeni yerel kiliseler kurmak, işçiler arasındaki ilişkileri geliştirmek, işçiler arasındaki bilgi paylaşımını kolaylaştırmak” sistemini uyguluyorlar.

Ev grubu

Misyonerler oluşturdukları hücre gruplarının çalışmalarını şöyle belirlemişler; Görevler ve avantajlar, önderlik prensipleri, bir hücre grubu (ev grubunun) oluşturulması. Hücre grubu (ev grubunun) müjdelemek, açıklanması, kanıtlanması, benzer özelliği, çalışma felsefesi, içindeki faaliyet ve tartışmalar, içine yeni önderler kazandırmak, sorunlara çözümler hücre gruplarının çoğaltılması, hücre gruplarının kilisede kullanılması, yönetimi ve denetimi.

Öğrenci ve aile

‘Öğrenci yetiştirme’, ‘Aile’, ‘Ruhsal savaş’, ‘İdare ve vaaz verme’ stratejilerini de şöyle belirlemişler; ‘Öğrenci yetiştirme’ye giriş, amacını bil, insanları bil, ruhsal başarısızlığın nedenleri (onları nasıl karşılamalı), öğrenci yetiştirme metodları (şekilleri), öğrenci yetiştirmedeki rolün, öğrenci yetiştirme faaliyeti. Ailede ve görevde Kutsal kitabın rolü ve aile içindeki denge. Dünyanın vizyonunu nasıl anlamalı, ruhsal savaşı anlamak, ilişkiler, ruhsal savaşlar. İdareye giriş, mali kaynakların idaresi, zamanın idaresi ve stratejik planlama ile Kutsal kitap’tan vaazlar-I,II,III.

Liselileri, tehditle kendilerine çekmeye çalışmışlar

Genç beyinleri, ellerindeki şantaj CD’si ve bellerindeki silah ile korkutarak yıkadıkları iddia edilen Hakan T. ve Turan T.’nin yargılanmasına önceki gün devam edilmişti. Dava diğer delillerin toplanabilmesi için ileri bir tarihe ertelenirken, zanlılar, Adliye Sarayı’ndan sıkı koruma altında çıkarılmıştı.

Silahlı baskı, CD’li şantaj…

Protestan misyonerler, seçtikleri kişilere şantaj ve silahlı baskı yapmaktan da geri kalmamış. Lise öğrencisi O.Y,’nin söylediği “Tehdit edildim” ifadeleri Silivri’deki davada tutanaklara geçirildi. Lise öğrencisi O.Y. Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde misyonerlerin gerçek yüzünü şu ifadesiyle gözler önüne serdi: “Bu toplantılarda sürekli Türklük ve İslamiyet aleyhine konuşmalar yapılıyordu. Biz susuyorduk. Çünkü bize ellerinde kız arkadaşımız ile ilgili CD olduğunu söyleyerek baskı yapıyorlardı. Bütün bu görüşmelerde Hakan’ın üzerinde (sanık Hakan T.) silah vardı bu nedenle korkuyordum.”

Deliller değerlendiriliyor

Malatya’da hıristiyanlıkla ilgili kitap ve CD’lerin dağıtıldığı yayınevindeki saldırı sonrası gözaltına alınan zanlıların uyuşturucu madde kullanıp kullanmadıklarının belirlenmesi amacıyla kan örnekleri alındı ve tahlile gönderildi. Saldırıyla ilgili deliller toplanırken, zanlıların ifadelerinin alınmasına savcı ve avukat nezaretinde dün başlandı. Zanlıların bir araba kiralama servisinden otomobil kiraladıkları ve otomobili yayınevine yakın bir yerde beklettikleri de belirlendi. Ayrıca zanlıların ve kurbanların bilgisayar ile telefon kayıtları da polisin teknik servisi tarafından incelemeye alındı.

(kaynak:www.aktifhaber.com  21/4/2007 22:56)

h1

“Akıl Almaz Cinayet”

27 Nisan, 2007

Dumanı Tüten Soykırım: Srebrenica

Bu başlık, Milliyet Gazetesi yazarı Sn. Hasan Pulur’a ait. Sayın Pulur bu yazısında Batı’nın gerçek yüzünü bir İngiliz gazetesinden alıntı yaparak sergiliyor…

Müsaade ederseniz, Batı’nın bugünkü durumuna girmeden önce, geçmiş hallerine kısaca değinmek istiyorum.Kazanlı Abdürreşid İbrahim (Ö.T.1944 Tokyo), Avrupalı’yı bilhassa İngilizleri şöyle tanımlar:

İngilizler, mağrur ve kibirlidir. Onlar, kendi şahıslarını ve vatanlarını ne kadar saygıya lâyık görürse, diğer insanları ve memleketleri de, o derece aşağı görürler.

İngilizlere göre insanlar üç kısma ayrılır: Birincisi, İngilizler olup, Allah’ın bir ihsan olarak yarattığı en mükemmel insanların, kendileri olduğunu söylerler. İkincisi, beyaz renkli Avrupalı ve Amerikalılardır. Bunların da, saygıya lâyık olabileceklerini kabul ederler. Üçüncü kısım ise, birinci ve ikinci kısmın haricinde kalan insanlardır. Bunlar, insan ile hayvan arasında bir yaratık türüdür.

Bunlar, saygıya lâyık olmadıkları gibi, hürriyyet, bağımsızlık ve vatan bunlar için değildir. Bunlar, bilhassa İngilizler tarafından idare edilmek için yaratılmışlardır. İngilizler, bu gözle baktıkları sömürgelerindeki yerli halk ile birlikte yaşamazlar.

20. asrın başlarında Hindistan’a yapmış olduğu seyahati ile meşhur, Fransız yazar Marcelle Perneau “Hindistan seyahatı notları” nda diyor ki:

“Avrupa’da şöhret bulmuş, hatta bazı üniversitelerce kendisine profesörlük unvanı verilmiş olan Hindli bir ilim adamına, Hindistandaki bir İngiliz kulübünde buluşmak üzere söz vermiştim. Hindli gelmiş, fakat İngilizler, şöhretini bile hiçe sayarak onu içeri bırakmamışlar. Bundan haberdar olunca, ısrarım üzerine Hindli ile kulüpte görüşebildim.”

İngilizler, kendilerinden olmayanlara hayvanlara bile lâyık olmayan muameleler yapmışlar hep. Bunun tarihte örnekleri çoktur.En büyük sömürgeleri olup, senelerce vahşice zulüm ettikleri Hindistânın Amritsar şehrinde 1919 yılında, bir gün âyin sebebi ile toplanan hindûlar, bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine saygı göstermezler.

Misyoner, İngiliz general Dyere şikâyetde bulunur. General derhal askerlerine emir vererek, âyinle meşgûl halkın üzerine ateş açtırır ve on dakikada yediyüz kişi ölür. Binden ziyade kişi de yaralanarak yerlere serilir. General bununla da iktifâ etmeyerek, halkı üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan gibi yürütür. Sonra da bunu şöyle izah eder:

“Hindlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüz üstü sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindû tanrısı kadar mukaddes olduğunu ve onun karşısında da hakâret değil, sürünmeleri icap ettiğini anlatmak istedim”

Diyeceksiniz ki, aradan bu kadar sene geçmiş. Geçmişteki bu yanlış düşünceler şimdi kalmadı. İnsan haklarına saygı gösteriyorlar artık…Şimdi bakalım değişmişler mi değişmemişler mi?

Bu sorunun cevabını Sn. Hasan Pulur Milliyet gazetesindeki “Akıl almaz cinayet” isimli yazısında veriyor:

“Güvenilir bir gazete olan Sunday Times’den, aldığımız bilgiye göre, birkaç yıl önce bazı Batılı ilâç ve kimyasal madde üretim şirketleri ellerindeki eski ve zararlı maddelerden kurtulmak için yeni bir yöntem kullandılar. Bunları insanî yardım adı altında Bosna’ya gönderdiler.

Tüyleriniz ürperdi değil mi? İngiliz gazetesindeki haberin ayrıntılarını okuyun da Batı’nın “İnsan Hakları”na nasıl saygı duyduklarını görün:

İngiltere menşeli zayıflama tabletleri, Amerikan kaynaklı yüzlerce litre gargara yapımında kullanılan ağız yıkama sıvısı, Norveç tarafından cüzzam hastalığına karşı üretilmiş haplar ve eski Doğu Almanya menşeli, üzerinde kafatası ve çapraz kemikler işareti bulunan, ayrıca üzerlerinde “hediye” yazan yüzlerce ton ağırlığında işe yaramayan ilâç, tıbbî malzeme ve kalıplar şeklindeki zehirli atıklar, savaş esnasında insânî yardım adı altında Bosna’ya gönderildi.

Maddelerin bir kısmı şirketçe, diğer bir kısmı da Batı Avrupa’daki yardımsever gruplar tarafından gönderildi. Küçük yardım grupları Avrupa’dan son 50 yılın en kötü savaş kurbanları için hiçbir şey yapmamaktansa, doktorlara numune olarak gönderilen işe yaramayan veya kullanım süresi bitmiş olan ilâçları toplayarak savaş kurbanlarına bir şeyler göndermenin daha iyi olacağını düşündüler.

Bazı kişiler, Batı’nın vicdansız ilâç üreticilerinin, Bosna’daki savaşı kendi çıkarları uğruna kullanarak ellerindeki ilâç stoklarını buraya göndermek suretiyle erittiklerini düşünmektedirler.

Komik hibelere örnek olarak, kullanım süreleri çoktan sona ermiş olan doğum kontrol hapları ve Norveç tarafından üzerinde ağrı kesici Paracetamol yazısı yazılmış, gerçekte cüzzama karşı kullanılan haplar, Bosna’ya gönderilen yardımların gülünç olanlarından sadece bazıları.”

Şimdi siz karar verin! Batı değişmiş mi değişmemiş mi?!..

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.