Archive for the ‘vatikan’ Category

h1

Adım adım hedefe…

18 Mart, 2007

dinler arası diyalog tuzağı


Dinlerarası diyalog adım adım hedefine ulaşıyor. Diyalogcuların gönlü rahat olsun! Müslümanların, noel ayinlerine katılması, ortak nikah merasimi ve Hıristiyan temsilcilerin Ramazanlarda iftar yemeklerinde beraberce dua etmelerinin ardından, şimdi de, ortak cenaze merasimi beraberliği başladı.

Geçenlerde biliyorsunuz, Patrik Selçuk Erenerol öldü.Toprağı bol olsun. Fakat, cenaze merasimi daha önceki bildiğimiz gayri müslim cenaze merasimlerinden farklı oldu. Cenazeye Hıristiyan ve Müslüman din adamları da katılarak dua ettiler. Şimdi bununla ilgili habere bir göz atalım:

“Patrik Selçuk Erenerol’un cenaze töreni, hem Ortodoks, hem de İslam usulüne uygun yapıldı. Bulgar Kilisesi Başpapazı Kostas’ın yönettiği ayine ilahiyat mensupları da katılarak dua ettiler. Profesör Zekeriya Beyaz, ‘Selçuk kulun dinine, milletine, vatanına, bayrağına bağlı yaşadı. Onu Hazreti Muhammed, Hazreti İsa aleyhisselam şefaatine nail eyle yarabbim. Allah rahmet eylesin’ dedi ve Fatiha okudu. Bazı parti yöneticileri bizzat katılırken, bazıları da çelenk gönderdi. Selçuk Erenerol , Kilisedeki törenden sonra, Papa Eftim II Turgut Erenerol’un mezarının yanına defnedildi.”
( bkz.23.12.2002 tarihli gazeteler)

Hani derler ya, buyurun cenaze namazına…Son günlerde olanlar tam buna uygun. Şimdi sormak lazım; merasim niçin sadece Hıristiyan adetlerine göre yapılmadı da, İslam adetleri de karıştırıldı. Bırakalım İslam açısından doğruluğunu yanlışlığını, Hıristiyanlık açısından da uygun bir iş değil bu. En azından, patriğe ve Hıristiyanlığa saygısızlıktır yapılan. Adam Hıristiyan olduğuna göre, merasimin sadece kendi dinine göre yapılması onun tabii hakkı değil mi?

Bütün bunlar “Dinlerarası Diyalog” rezaletinin neticesidir. Ben diyaloga karşı değilim. Fakat, ben diyaloğu onların anladığı gibi anlamıyorum. Zaten asırlardır bunlarla diyaloğumuz vardı. Her mahallede, aynı sokakta bunlarla beraber yaşadık. Birbirimizin sıkıntısına, yardımına koştuk. Aç iseler doyurduk, bakacak kimseleri yoksa, Devlet olarak, millet olarak baktık bakıştırdık. Fakat günlük yaşayışla ibadetlerimizi birbirine karıştırmadık. Onlar Kiliselerinde biz camilerimizde, herkes kendi dinine göre ibadetini serbestçe yaptı. Kimse, kimsenin ibadetine, ayinine karışmadı. İşte gerçek diyalog budur, benim anladığım, dinimizin de emrettiği diyalog budur. Hoşgörü budur.

Peki, diyalogculuğun mimarı olan Vatikan bunu bilmiyor mu? Tabii ki biliyor. Öyleyse maksatları ne? Maksatları şu: Peygamber efendimizin bildirdiği ve 14 asırdır sarsılmadan devam ettirilen, dinimizin Hıristiyanlığa karşı olan bakış açısını değiştirmek. Müslümanlara, “Hıristiyanlığı da, İslamiyet gibi hak din olarak göstermek. Onlar da Allaha inanıyor biz de Allah’a inanıyoruz, Peygamberlerin farklı olması önemli değil” inancını yayarak, Müslümanların imanını sarsmak, dinden çıkartmak. Halbuki İslâmiyete göre, bir insan, son peygamber Muhammed aleyhisselama inanmadıkça, O’na tabi olmadıkça, İslamiyeti son ve hak din, diğerlerini batıl, geçersiz din kabul etmedikçe Müslüman olamaz.

Eğer Hıristiyanlık ve diğer dinler, bozulmasaydı, doğru olsaydı, Muhammed aleyhisselamın gönderilmesi luzumsuz olmaz mıydı? Yine Peygamberimizin bütün ömrü boyunca, insanların kendisine inanmaları için mücadele etmesi, herkesi müslüman olmaya davet etmesi haşa lüzümsuz muydu?

Yine Muhammed aleyhisselâmın yolunda olan, İslam devletlerinin bütün dünyaya yayılıp, halkı müslüman olmaya davet etmeleri, bunu kabul etmeyenlerle, mücadele etmeleri, bu yolda milyonlarca şehid vermeleri boş şeyler miydi?

İşte bütün mesele burada düğümleniyor. Yavaş yavaş sinsice, başta Peygamber efendimiz olmak üzere, Müslümanların bugüne kadar yaptıklarının yanlış ve yersiz olduğu intibaını hafızalara hissettirmeden yerleştirmek.Müslümanların dini yaymak gayretlerini yok etmek. Madem ki diğerleri de doğru, onlar da Cennete gidecek, benim İslamiyeti yaymama, insanların Müslüman olmaları için çalışmama ne gerek var, düşüncesini yerleştirmek. İslâmiyetin esası olan, emri marufu, nehyi münkeri yok etmek.

h1

Nihai Hedef Anadolu!

8 Mart, 2007

misyoner

Dinlerarası diyalogta, Vatikan samimi değil. İkiyüzlülük ediyor. Bunu anlayan, Yahudiler başlangıçta taraftar görünmekle beraber, bu beraberlikten daha sonra çekildiler. Diyalog, dinlerarası değil Hıristiyan – Müslüman diyaloğu haline geldi.

Diyalog konusunda Diyanet de uyanmaya başladı. Diyanet İşleri Başkanı Vatikan’ın samiyetsizliğinden şikayetçi. Bu konu ile ilgili gazetelerde yayınlanan haber şöyle:“Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Tiflis’te katıldığı ‘‘Kafkaslarda Barış İçin İşbirliği ve Dinlerarası Diyalog Toplantısı’’nda, misyonerlik konusunu gündeme getirerek, diğer dinlerin temsilcilerine, artan misyonerlik faaliyetlerinin dinlerarası diyaloğa gölge düşürdüğünü söyledi.Şûra’da, diyalog için samimiyetin şart olduğunu kaydeden Yılmaz, herkes dinini seçmekte özgürdür. Kimsenin baskı altında tutulmaması gerekir. Dinlerarası diyaloğun sonuç verebilmesi için misyonerlik faaliyetlerine son verilmesi gerektiğini, söyledi.Ayrıca, Başkanlığın camilerde okunması için hazırladığı hutbede de, misyonerlik çalışmalarına karşı sert bir tepki gösterilecek ve vatandaşlar ‘‘Misyonerlik Faaliyetlerine Dikkat Edelim’’ başlıklı bir hutbe ile uyarılacak, denildi.(bkz.09.08.2002 tarihli diyanet hutbesi)

Vatikan’ın samimiyetsizliği, misyonerlik faaliyetleri ciddi boyutlara ulaşmış olacak ki, Yılmaz, Adapazarı’nda yaptığı konuşmada da bu konuya değindi. Deprem bölgesinde 100 kişinin dinini değiştirdiğinin tespit edildiğini belirterek, para karşılığı insanların vicdanlarının satın alınmasını, hiçbir dinin doğru bulmayacağına işaret etti. İnsanların düştüğü zor durumdan yararlanılmak istenildiğini, misyonerlik faaliyetlerine aldanmamak için “En başta İslam dinini iyi öğrenmek gelir” dedi.

Bunun böyle olacağı baştan belliydi. Biraz geç de olsa, “ Ne oluyor, anlaşmamız böyle değildi” noktasına gelinmesi de bir ilerleme sayılır. Çünkü hâlâ uyanamayanlar var. Nitekim, dinlerarası diyaloğun gayri resmi temsilcileri hâlâ tam gaz diyaloğu savunmaya devam ediyorlar.

Bu tür diyaloglarda tarafların netice alabilmeleri için, fikrin, inancın doğruluğu yanında güç dengesinin de rolü büyüktür. Maddi gücü, üstünlüğü olan, daha çok taraftar toplar. Hele Türkiye ve diğer Türk devletlerinde olduğu gibi, ekonomik sıkıntı içinde olan, açlık içinde kıvranan insanları kandırmak ve onların sıkıntılı hallerini istismar etmek daha kolay olmaktadır.Misyonerlerin dağıttıkları paranın haddi hesabı yok. Vatikan’ın yardım teşkilatı temsilcisi, depremden sonra, 13 milyon dolar yardım yaptıklarını söyledi. Bu açıklanan resmi rakam, açıklanmayan kimbilir bunun kaç katı.

Bu faaliyetin neticesinde, son yıllarda otuz binden fazla Türk, Hıristiyan olmuştur. Nasıl ve niçin din değiştirdikleri bellidir. Bu otuz binden fazla kişi para gücüyle din değiştirmiştir. Sefalet çeken, geçim sıkıntısı içinde kıvranan insanları parayla kendi dinine çekmek diyalog anlaşmasına uyuyor mu?

Aslında Müslüman iken Hıristiyan olmuş değillerdir bunlar. Uzun yıllar, din eğitiminden, dini şuurdan uzak bırakılmış, dolayısıyla, dinle ilgileri kalmamış kimselerdi. Onlar için ha Müslüman kimliği ha Hıristiyan kimliği fark etmiyordu zaten. Dinini bilen bir kimsenin Hıristiyan olduğu hiç görülmemiştir.

Misyonerlik faaliyetlerine sadece dini açıdan bakmak da yanlış olur. Çünkü Vatikan’ın nihai hedefi bu değil. Esas maksat ülkemiz. Nitekim, Osmanlı İmparatorluğunun kuyusunu bu misyonerler kazmıştı. Tanzimattan sonra, açılmasına iyi niyetle müsaade edilen yabancı okullar, yoğun bir şekilde misyonerlik faaliyetine girmişler ve yetiştirdikleri kimseleri devletin üst kademelerine getirerek Osmanlının yıkılışını sağlamışlardır. Vatikan’ın nihaî hedefleri Anadolu’dur. “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” adı altında Anadolu’yu tamamen Hıristiyanlaştırarak eski haline döndürmek istiyorlar.

h1

Dinler birleşebilir mi?

21 Şubat, 2007

dinler arası diyalog


Bazı kesimler, “İnsanların hangi dinden, hangi inançtan olurlarsa olsunlar, “Diyalog”suz yaşamaları mümkün değildir. Bu insanın tabiatına aykırıdır. Neden “Diyalog”un üzerine bu kadar gidiyorsun?” diyorlar.

Bu sorunun cevabına geçmeden önce “Diyalog” nedir? Bunun üzerinde durmamız lazımdır. Diyalog, insanların hangi görüşten, hangi dinden, hangi milletten olursa olsun hoşgörü içinde kavgasız yaşayabilmeleridir.Böyle bir diyaloğa karşı çıkmak mümkün mü? Buna karşı çıkmak, sosyal hayata, sosyal barışa karşı çıkmak olur. Burada önemli olan, nerede nasıl diyalog yapılacağının iyi bilinmesidir. Benim karşı olduğum “Dinlerarası diyalog”tur. Şunu da söyleyeyim, eğer diyalogtan maksat, her din mensubunun dinini yaşamasına hoşgörü göstermek, dini hürriyet sağlamak ise buna kimsenin itirazı olmaz.

Fakat, diyalog dinleri bir ortak noktada birleştirmek, din hakkında şüpheye düşürmek şeklinde algılanırsa bu diyalog olmaz, dine, inanca müdahale olur. Çünkü, kişiler hangi dinden olurlarsa olsunlar siyasette, ticarette, bilimde… ortak nokta bulmak mümkündür. Dinde, inançta ise ortak nokta olmaz.

İşte benim diyaloğa itirazım, endişem bu noktada. İşin bilerek veya bilmeyerek bu noktaya çekilmiş olmasında. Mesela, dinlerarası diyaloğun mimarlarından, öncülerinden olan bir dergide bakınız diyalog nasıl algılanıyor: “Diyalog, ‘ben doğruyum sen yanlışsın’ anlayışından, ‘ben de, sen de doğru olabiliriz, ikimizin de farkında olmadığı bir noktada ortak doğrulara ve işbirliğine sahip olabiliriz’ anlayışına geçiş yapmaktır. “ (bkz.Sızıntı,Mayıs 2002 sayı:280 “Yitik Gelenek veya Sosyal Sermaye:DİYALOG” Dr.Mehmet KÖYLÜ)

Dinde, “ben de, sen de doğru olabiliriz” bu mümkün mü? Bu kişinin dininden şüphe etmesi manasına gelir. Çünkü iman, benim dinim doğru, diğer dinler yanlış demektir. Dinimize göre, bir Müslüman, benim dinim doğru, senin dinin de doğru olabilir, derse o kimsenin dinle ilgisi kalmaz, dinden çıkmış olur. Çünkü, inancımıza göre bugünkü Hıristiyanlık ve Yahudilik hak din değildir. İslamiyetin gelmesiyle, nesh edilmiş, yürürlükten kaldırılmış dinlerdir.Hak din sadece son peygamber Muhammed aleyhisselama gönderilmiş İslamiyettir. İslamiyete göre, sadece Peygamberimize inanan, islamiyetin emir ve yasaklarına uyan ancak Cennete gidecektir.

Diyalogcu dönüp dolaşıp hep, “ortak bir noktada buluşmayı” öngörüyor. Diyor ki, “Diyalogda fikir müzakereleri; birbirini çürütme ve kendini ispat etme maksatlı değil, birbirinin farklılıklarını anlama ve varolanın ötesine gidip oralarda keşfedilen ortak bir noktada buluşmayı öngörür.” (Sızıntı,Mayıs 2002) İslamiyet, kendisinin doğru diğerlerinin yanlış olduğu esasına dayanır. Kendisinin doğru inançta olduğunu, diğerlerinin yanlış olduğunu ispat etmeyi kendisine gaye edinmeyen bir Müslüman, inancını inkar etmiş olur.

Yine “dinlerarası diyaloğun” hızlı savunucularından olan bu dergi yazısında, “Diyalog, statü ve güç farklılıklarını askıya alan ve herkesi eşit seviyeye çeken, peşin hükümsüz, duymaya, dinlemeye, anlamaya ve varolanın ötesindeki mânâ boyutlarında mutabakat üretmeye dayalı özel bir iletişim biçimidir.“diyor.

Din zaten peşin hüküm demektir, bunu nasıl askıya alacaksın, nasıl mutabakat sağlayacaksın? Mesela, Hıristiyanlar, teslise, üç ilaha inanıyor; biz Müslümanlar ise, tek Allah’a inanıyoruz, bunun ortak noktası nasıl bulunacak, nasıl mutabakat sağlanacak? Üçle bir toplanıp ikiye bölünerek elde edilen iki sayısında mı mutabakat sağlanacak?Böyle bir yaklaşımı aklı başında hiçbir Müslümanın kabul etmeyeceği gibi, bir Hıristiyanın da kabul etmesi mümkün değlidir. Zaten Hıristiyanlar da bunu kabul etmiyorlar, kabul etti görünüyorlar.

Nitekim, Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı; “Towards a pastoral approach to culture” adlı bir kitapta esas maksatlarını açıkca şöyle ifade etmekteler:“Bütün insanlar Hz. İsaya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz olarak Kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan Kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir; ama hedef hiç değişmez: Nihai maksadımız, bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır “.

h1

Yeni bir “HAÇLI SEFERİ” mi?

14 Ocak, 2007

Yeni Haçlı Seferi:Dinler Arası Diyalog


Hiç dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum. Hıristiyan âlemi son seneler birden bire değişti. Dinlerarası diyalog, barış, sevgi, tolerans devri başladı. Haçlı Seferleri’nde Müslümanlara akıl almaz işkenceler yapıp katledenler; bununla da kalmayıp kendi dininden olan milyonlarca insanı bile mezhep farkından dolayı yok edenler, birden kuzu gibi oldular. İnsan haklarından, insan sevgisinden, kardeşlikten bahsetmeye başladılar.

İnsanın ister istemez aklına geliyor: Gerçekten bunlar kuzu gibi oldular mı, yoksa, halen kuzu postuna bürünmüş kurt mudurlar? Merak ettiğimiz bu sorunun cevabını yine kendileri verdiler: Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı; “Towards a pastoral approach to culture” adlı bir kitapta esas maksatlarını açıkca şöyle ifade etmekteler. “Bütün insanlar Hz. İsa’ya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz olarak Kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan Kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir; ama hedef hiç değişmez: Bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır nihaî maksadımız”.

Demek ki, bütün bunlar; yeni taktikler, yeni metodlar…Şimdi, bu tür faaliyetlerin tarihi seyrine bir göz atalım. Hıristiyan misyonerliğini yedi aşamada ele alabiliriz. Bu aşamaların her birinde, döneme ve şartlara göre farklı metotlar takip edilmiş. 1965’den sonra, “Diyalog Dönemi” başlatılmış.

Eski dönemlerde, Haçlı Seferleri sırasında, çok acımasız, çok zalimane, çok kanlı usullerle Hıristiyanlığı yayma, Müslümanlığı yeryüzünden silme faaliyetlerine girişilmişti. İşte bu yeni ”Diyalog” döneminde, bunları unutturmak için; Hıristiyan olmayan bütün insanlarla konuşarak, her türlü din mensubunu muhatap kabul ediyor görünerek, onlara şirin görünmeye çalışarak, onların inançlarını da tenkit etmeden, Hıristiyanlığı anlatma, insanlara sevdirme ve bütün dünyayı Hıristiyanlaştırma hedeflenmiştir.

Bu maksatla, Ülkemizde, Ortasya Türk Devletlerinde, diğer İslâm Ülkelerinde ve Hıristiyan olmayan diğer ülkelerde, o ülkelerin dilleriyle ve lehçeleriyle yazılmış pek çok kitap, kitapçık, broşür, mektup, yerine göre para dağıtılmakta. Örneğin, Azerbaycan’da Hıristiyanlığı seçene, kişi başına 100 dolar verilmekte; aylık maaşların 20-30 dolar olduğu düşünülürse, büyük rakam! Tek Hıristiyan Türk topluluğu olan Gagavuzlara İslamiyetten uzak kalmaları için ödenen para ise kişi başına 200 dolar.

Kendi dini hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanlara, bu yayınlar, paralar cazip görünmektedir. İslâm dinini bilen, Peygamberimizin hayatını öğrenen insanlar, bu yayınlardan ve masallarından etkilenmez. Ama çeşitli maddî sıkıntılar içinde zorlanan, birtakım boş, gerçekleşmeyecek vaadlerle, aldatılarak kandırılan insanlar bulunabilir.

Bedava sirkenin baldan tatlı olduğuna inanan insanlar her asırda bulunmuştur. Bundan sonraki asırlarda da bulunacaktır. Ama bu bedava sirkenin onun midesine zarar vereceği, kendisini zehirleyeceği , dünya ve ahıretini perişan edeceği anlatılırsa,insanlar onu kabul etmeyecektir. Bedava sirkenin yanında, insanlara bedava bal da takdim edilse, insanlar balı tercih edeceklerdir.

Araştırmacılara göre, bu faaliyetin arkasında ABD’nin desteği de var. “ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her üç semavi din içinde, kendisine bağlı birer tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi aynı: Dinlerarası Diyalog!”

Mesela, ABD, Güney Kore’yi sömürgeleştirirken, bir de Hıristiyan Tarikatı kurdu ve Güney Kore nüfusunun yüzde 40’ı Budistlik’ten vazgeçip Hıristiyan oldu; bu başarıdaki en büyük pay, “ Moon tarikatı”nındır. Scientology tarikatı da bu maksatla kurulmuştur. Bu tarikatların dini yorumlayışları, çalışma tarzları ve hedefleri arasında normalin üzerinde uyum var…”

Bütün bunlardan sonra şu söylenebilir: Komünizmin yıkılmasından sonra, Batı, gücünü İslamiyeti yok etmeye yöneltti. Müslüman alemi, yeni bir Haçlı Seferleri ile karşı karşıya. Fakat bu defa çok dikkatliler. Müslümanları uyandırmamak için her türlü hileye başvuruyorlar. Nihai hedefe varmayı üç safhada gerçekleştirmeyi planlıyorlar:

Önce dinlerarası diyalog. Sonra, dinlerin birleştirilmesi. Son olarak da, dinlerin birleştirilmesi kılıfında kendi ifadeleri ile, “Kilisede toplamak!”

Bu defaki Seferler, orta çağdakilere benzemiyor. Sefere katılan sadece Avrupa değil, zamanımızın süper devleti olan ABD’ de var işin içinde. O bakımdan Müslümanların işi zor görünüyor. Ne diyelim; sebeplere yapışıp, oyuna gelmemek için Allah’a sığınmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok. Allah yardımcımız olsun!

h1

İpin ucu kimin elinde?

9 Ocak, 2007

Fethullah Gülen ve Papa

Dinlerarası Diyalog, hakkında lehte, aleyhte çok şey yazıldı çizildi. Diyalogla yapılmak istenenlere herkes kendine göre bir yorum getirdi. Dinlerarası diyaloğu farklı bir açıdan yorumlayanlardan biri de Sayın Ali Eren’dir. Sayın Eren’in yorumu şöyle:

“İpin ucu başkalarının elinde; biz de Karagöz. Onlar yazmış, biz oynuyoruz: “Diyalog ve hoşgörü” oyunu… Adamlar taa 1965’te “Diyalog, misyonerliğin yeni bir tarzıdır” diyorlardı. Anadolu bizim elimizde olduğu için, “İçimiz yanıyor” diyorlar. “Mukades vatanımız, Müslüman Türklerin istilası altındadır” demekten de çekinmiyorlar. Bize bakışları bu… Daha ne desinler? “Anlayın artık” diye kafamıza tokmakla mı vursunlar?

***

Birkaç senedir bir diyalog ve hoşgörüdür, ısrarla sürdürülüyor. Buna birkaç gün önce de şanlıurfada devam edildi. Organizesini de Zaman gazetesi ve Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yapıyor. Şimdi, “Bunda şüphelenecek ne var? Organize eden zaten belli kimseler” derseniz, ben de size “Peki bunu başlatanın kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sorarım. (Kim olduğunu aşağıda okuyacaksınız.) Hem de bir işi kimin yaptığına değil, yapılan işe bakmak gerekir.

Fethullah Hoca, 1998 başında Vatikan’da Papa’yla görüştü. Bu görüşme, halkın da, meclisin de istemediği bay Demirel’in tasvibi ve tasdikiyle olmuştu. İşin içinde Demirel olduğu için içim almıyor, biiir… Ecevit’in Fethullah Gülen hakkındaki tavrı da midemi bulandırıyor, bu da ikii… Eğer Ecevit bir işe iyi gözle bakıyorsa ben orada şüpheye düşerim. Doğru mu, yanlış mı görelim:

***

Türkiye’den Papa’yla görüşmesi icab eden birisi varsa, bu sadece Diyanet İşleri Başkanı olmalıydı, niye Fethullah Hoca gitti? Müftü değil, imam değil, vaiz değil, müezzin bile değil. Yani hiçbir resmî hüviyeti yok. Buna rağmen kendisiyle görüşülmesi oldukça zor olan, ve değme resmî insanın 6 ayda bile kolay kolay görüşemediği Papa’yla rahatça görüşebiliyor; hayret. Bunda bir anormallik yok mu?

Bir hayret daha: kendisini orada Türkiye’nin büyükleçisi karşılıyor! Mesela, bir vilayete giden başbakanı oranın valisi karşılar. Ama aynı vali, başbakanın bulunduğu yere gitse, başbakan onu karşılamaz. Çünkü alt makamdakiler daima üst makamdakileri karşılar. Fethullah Hoca, T.C. nezdinde, büyükelçiden daha üst bir makamda mı ki, onu büyükelçi karşılamıştır?

Soru iki: Fethullah Hoca’yı Papa’yla görüştürenler, İslam dininin hayrına bir şey için mi görüştürmüşlerdir?

Geçelim ve Fethullah Hoca’nın Papa’ya hitabına bakalım lütfen:

“Papa cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz.”

(10 Şubat 1998, Zaman)

Demek ki Dinlerarası Diyalog denilen çalışmayı kim başlatmış? Papa! Veee, Fethullah Hoca “Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere” orada bulunuyormuş! Dikkat, dikkaaat! İslam misyonunun bir parçası olarak değil, Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olarak… Ne demek bu beyler, ne demek? O Papa ki, bir taraftan dinlerarası hoşgörü turları atarken, diğer taraftan bizi içimizden vuruyor. Nasıl vuruyor bakın: Hristiyan teoloji uzmanı Aytunç Altındal’ın açıkladığına göre Papa, 1998’de Fethullah Hoca’yla görüşmesinden sonraki günlerde, dünyadan iki kişiyi gizli kardinal tayin etti. Bu gizli kardinaller başka bir dinin mensuplarından seçildi. Yapılan araştırmaya göre, bu gizli kardinallerden birisi İslam dünyasında “alim” olarak bilinen birisidir. Bu gizli kardinal, mensup olduğu dinin veya mezhebin batıl olduğunu, gerçek dinin Hıristiyanlığın Katolik yorumu olduğunu ilan eder ve bağlılarıyla birlikte bu dine geçer.

(7 Mart 1998, Akit)

***

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın uğruna yanıp tutuştuğu diyalog toplantılarında hep komisyon başkanlığına getirilen ve “Ben yurt dışına gittiğim zaman sık sık kiliselere gidiyorum; çok da lezzet ve zevk alıyorum” diyen 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Mehmet Aydın,98 Ekim’inde diyordu ki:

“Efendim, diyalog ve hoşgörü devam edecekse, Hıristiyanlarla konuşurken sizin kitabınız bozulmuş, sonradan değiştirilmiş; en hakiki din benim dinim demeyeceksiniz.”

Demek ki, diyalog ve hoşgörü uğruna kendi Dininizin, Kitabınızın ve Peygamberinizin hak ve en son olduğunu söylememeniz gerekiyormuş. İşte diyalog ve hoşgörü dediklerinin en kısa tarifi bu sayın okuyucular. Buna itirazınız var mı, ismini ve unvanını zikrettiğim sayın beyler? Sayın Mustafa Başoğlu buna tahammül edemedi ve itiraz etti. Etti, ama ettiğiyle kaldı. Ne yazık ki oradaki belki de 100 kişilik Diyanet ve İlahiyat kadrosundan tek bir kişi “Evet, Mustafa bey haklı” demedi…

***

Ne yapılmak isteniyor? Aman diyalog kesilmesin diye “Dinimizin, Kitabımızın ve Peygamberimizin hak ve en son olduğunu” söylemeyecek-söyleyemeyeceksek olmasın bu diyalog canım… Şu “İbrahimî din” ifadesi de ne demek oluyor, sayın organizetörler? Size göre farz üstü farz olduğu için, bozulmasından korktuğunuz diyalog aşkına sizin söyleyemediğiniz şeyi bari ben söyleyeyim: Aslını, özünü, orjinalliğini kaybetmiş olan dinler, Hz. İbrahim (a.s.)’ın dini olamaz. Onun dini tek çeşittir. Allah da ancak onu din olarak kabul eder. O bakımdan “İbrahimî dinler” olamaz; “İbrahimî din” olur. O da sadece ve sadece İslam’dır.Birleşilecekse, İslam’da birleşilmelidir! Cevabınız varsa söyleyin; yoksa diyalogla neyi zorluyorsunuz, neyin peşindesiniz onu söyleyin…”

(Ali Eren, 17 Nisan 2000, Akit)

h1

Dinler Arası Hoşgörü Tuzağı

21 Aralık, 2006

Dinler Arası Diyalog ve Hoşgörü

Vatikan, Batı’da daha uzun süre ayakta kalamayacağını anlayınca, Müslümanların, dağınıklığından, kimsesizliğinden, fakirliğinden istifade etmek için Doğu’ya yöneldi. Müslüman ülkelerinde Hıristiyanlaştırma çalışmasını başlattı.Bunu iki safhada yapmayı planlıyorlar. Önce, çeşitli baskılarla, entrikalarla, ithamlarla Müslümanları sindirmek ve saha dışına itmek. Sonra da bu boşluğu doldurmak.Bu maksatla, soğuk savaşın sona ermesinden “Kızıl tehlike”nin bertaraf edilmesinden sonra, “Yeşil tehlike!”yi ortaya attılar. Ve en büyük stratejilerini “İslam fundamentalizmi” olarak adlandırdıkları ve terörle özdeşleştirerek İslam dünyasını mahkum etmeye karar verdiler.

Daha sonra da, “İslam’ı protestanlaştırmaya”, yani İslamı emir ve yasakları olmayan, felsefi ahlakı bir sistem haline getirerek dünyaya, hayata ilişkin entelektüel, siyasi, ekonomik, kültürel taleplerini iptal etmeye çalışmak. Yani İslamın içini boşaltmak. Bunun için de en etkili yol olan, temel fıkıh kitaplarını; âlimleri, mezhepleri bertaraf etmek.

Hıristiyanlaştırmada takip ettikleri yol da “Diyalog” projesi. Projeyi ortaya atan Vatikan. Asırlardır Müslümanlara karşı en ufak bir müsamahası, hoşgörüsü olmayan Vatikan’ın bu girişiminden iyi niyet beklenebilir mi? Sözde diyalogla orta yolu bulacaklar. İki ayrı dinde orta yol nasıl bulunacak? Her iki din de %50 taviz verecek, inançlarından feragat edecek böylece ortak noktada buluşulacak! Bir dinin yarısı giderse geri kalana din denir mi? Yok diyalogtan maksadımız, iyi ilişkiler, iyi komşuluklar deniyorsa o zaten asırlardır var; mesela İstanbul’da asırlardır Müslüman, Hıristiyan, Yahudi yanyana yaşamışlar. Kimse kimsenin ibadetine, yaşayışına karışmamış. Diyalogun âlası uygulanmış. Bunların diyalogtan maksatları başka.

Nitekim, diyalogun mimarlarından olan diyalog toplantılarında hep komisyon başkanlığına getirilen bir ilahiyat profesörü “Ben yurt dışına gittiğim zaman sık sık Kiliselere gidiyorum; çok da lezzet ve zevk alıyorum” diyor.

Aynı Prof. diyalog konusunda da, “Efendim, diyalog ve hoşgörü devam edecekse, Hıristiyanlarla konuşurken sizin kitabınız bozulmuş, sonradan değiştirilmiş; en hakiki din benim dinim demeyeceksiniz.” diyor.

Yine diyalogcular, “Sadece,’La ilahe illallah’ demeyi, ‘Muhammederresulullah’ dememeyi telkin ediyorlar.”

Bu sözler diyaloğun gerçek amacını göstermede ip uçları veriyor: Demek ki, diyalog ve hoşgörü uğruna kendi Dinimizin, Kitabımızın ve Peygamberimizin hak ve en son olduğunu söylememeniz gerekiyormuş. İşte diyalog ve hoşgörü dediklerinin en kısa tarifi bu.
Artık görevler de değişti herhalde. Din adamları dini savunmayınca dini savunmak başkalarına kaldı. Nitekim, Türkiye Sağlık-İş Sendikası Başkanı Sayın Mustafa Başoğlu diyalog toplantısında tahammül edemeyip, “Ben burada öyle şeyler dinledim ki, bana öğretilen dine uymuyor. ‘Son hak din İslâm demeyeceksiniz’ ne demek? Son hak din İslâmsa, Kur’an öyle diyorsa, öyledir. Diyalog isteniyorsa öyle konuşmayacaksınız olmaz böyle şey” demek zorunda kalmıştır.

İki dinin temsilcilerinin konuşmaları da, diyalogun maksadının, iyi ilişkiler, iyi komşuluklar olmadığını göstermektedir. Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa’yla görüşmesinden sonra, “ Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür ‘diplomatik ilişkiler’le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da ‘diyalog’ geliştirilecek mi?” sorusuna, “İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar… “ cevabını vermiştir. (T. Akyol – Milliyet- 17.6.2000)

Aynı soruyu, Sayın Yılmaz’dan sonra Başkanlık koltuğuna oturan Sayın Ali Bardakoğlu’na, Armada otelinde düzenlenen, “Türkiye ve Avrupa’da Din, Devlet ve Toplum- Dinlerarası Barışçı bir Ortak Yaşam için Olanaklar ve Engeller” konulu konferansta ayak üstü sordum. Net bir cevap vermedi. Oturumda sormamı istedi. Oturumda, Prof. Dr. Niyazi Öktem bu konu ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın organizesi ile üç dinin mensupları olarak, I. Harran toplantısını Urfa’da yaptık. II. Harran toplantısını da, Mardin’de yapacağız. Vahiy, Tanrı, gibi konular gündeme getirilerek tartışılacak; tabular yıkılacak.”

Toplantıda Sayın Öktem’e sordum: “ Dinlerarası Diyaloğun insani boyutunu anlıyoruz. Bu önce de vardı bundan sonra da olacak. Bunun devamında ve geliştirilmesinde fayda var. Ancak diyaloğun ikinci boyutu net değil; hayli karanlık. Vahiy, Tanrı gibi konuları tartışarak nereye varmak istiyorsunuz; üç dinin dışında yeni bir din mi ortaya çıkartmak istiyorsunuz, yoksa Vatikan’ın sık sık dile getirdiği gibi, nihai birleşme Hıristiyanlıkta mı olacak?”

Tahmin edeceğiniz gibi tatmin edici bir cevap alamadım. “Savaş olmasın, barış olsun…” türünden birşeyler söyledi. Papa 2. Jean Paul da, Sen Pietro Kilisesinde, 25.6.2000 günü pazar ayininde;‘’Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek diyalog sonunda nerede birleşeceğinin adresini de vermiş oluyor.

Bütün bunlardan sonra, Vatikan’ın başlattığı “Diyalog” projesinin İslamiyet için faydalı olduğunu söyleyene kim inanır? Basiret sahibi herkes bunun Vatikan’ın sinsi bir oyunu olduğunu hemen anlıyor. Cenab-ı Hak bilerek veya bilmeyerek böyle sinsi oyunlara alet olmaktan muhafaza etsin! Alet olanları da kısa zamanda kurtarsın!

h1

Vatikan Doğu’ya yöneldi

20 Aralık, 2006

Misyonerlik

Vatikan zor durumda. Çünkü, son yüz yıldır Hıristiyan inançlarının ilme, fenne uymadığını gören Hıristiyanlar hızlı bir şekilde dinden uzaklaşıp ateist olmaktadırlar. Ateist olanların oranı her gün biraz daha artmakta; %70’in üzerine çoktan çıkmış bulunmaktadır. Hıristiyanlık, mensuplarını manevi yönden tatmin edemeyince, halk maddeye yöneldi. Bu yöneliş insanları maddeye tapma noktasına getirdi. Herşey madde olarak görülmeye başlanınca da her türlü sapıklıklar ve gizli ateistlik hareketleri başladı.

Siz resmi rakamlara bakmayın. Kağıt üzerinde de olsa Hıristiyan görünmeyip, Kilise vergisini vermeyenlerin cenazelerini Kilise kaldırmadığı için cenazeleri ortada kalmasın diye halk Hıristiyan görünmektedir.Halkın artık Kiliseye itimadı hızla azalmaktadır. Bırakın sıradan halkı papazların bile inancı zayıflamıştır. Bunun için, papazlar, rahibeler arasında fuhuş, sapık ilişkiler sıradan olaylar haline gelmiştir. Bu tür haberleri önceleri devamlı yalanlayan Vatikan, bugün mecburen kabullenmek zorunda kalmıştır.

“AA” ve “AFP” haber ajanslarının 29.03.2002 tarihli, “Papa’nın paskalyası sübyancı rahibeler yüzünden zehir oldu” başlığı ile verilen habere göre, Papa yaptığı paskalya konuşmasında, 5 bin piskopos ve 400 bin rahibi ihanetle suçlayıp, imansızlıklarını kamuoyuna açıklamaya davet etmiştir. Haber şöyle devam ediyor:

“Katolik din adamlarının son haftalarda ortaya çıkan sübyancı ve eşcinsel skandalları Avrupa`yı sarsarken, özellikle ABD`de din adamlarının, çocukları cinsel taciz haberleri Kiliseyi iyice zor duruma soktu.Son olarak ABD`nin Boston kentinde 66 yaşında eski bir papaz, bir çocuğa tecavüz etmekten 10 yıl hapis cezasına çarptırılınca, Kardinal Bernard Law da 80 rahibin ismini adalete vermeyi kabul etti.Palm Beach piskoposu, 25 yıl önce bir papaz okulu öğrencisine cinsel saldırıda bulunduğunu kabul ettikten sonra görevinden istifa etti. New York`ta da Kardinal Edward Egan benzer suçlamayla sanık sandalyesine oturdu.”

Yine AA’nın 14.06.2002 tarihli “Kilise özür diliyor” haberine göre,

“ABD Katolik Kilisesini sarsan çocuklara tecavüz skandallarının ardından tarihi bir toplantı yapan piskoposlar, rahiplerin tecavüzüne uğrayanlardan özür dileyerek, çocuklara sarkıntılık eden tüm din adamlarının aforoz edileceğini bildirdiler.Çok sayıda rahibin uzun yıllar, kilisede günah çıkarmaya gelen, Kilise korosunda çalışan veya kimsesiz olduğu için kiliseye sığınan erkek çocuklara tecavüz ettiği medya tarafından ortaya çıkarıldı. ABD`de Katolik Kilisesi`ni sarsan skandalın patlak vermesiyle şimdiye kadar 16 rahip intihar ederken, hakkında soruşturma açılan başka rahiplerin de intiharından endişe ediliyor.”

Bunun gibi yıllarca gizli tutulan insanlık dışı olaylar bir bir ortaya çıkmaya başlayınca, Vatikan geleceğinden endişe etmeye başladı. Bu olup bitenlerden sonra, Batı‘da daha uzun süre ayakta kalamayacağını anladı. Çünkü, bunca olumsuzlukları yok edip, itibar kazanması artık mümkün görünmüyordu.

Gelişen bu olaylar karşısında Vatikan’ın yeni bir politika geliştirmesi gerekiyordu. Derhal bunun çalışmasını başlatarak Doğu’ya yönelmeye karar verdi. Başsız, kimsesiz, fakir Müslüman halkları çeşitli entrikalarla Hıristiyanlığa özendirip dinlerinden döndürme çalışmalarına başladılar.

Bu iş için akıl almaz bütçe ayırdılar. Sözde yardım teşkilatları kullanılarak Müslüman fakir halka para dağıtmaya başladılar. Sadece Adapazarı depreminden sonra 13 milyon dolar yardım yaptıklarını Vatikan yardım teşkilatı temsilcisi ifade etti. Depremzedelere içine 50-100 dolar konularak İncil dağıtıldığı, pek çok gencin Hıristiyan olduğu basında yer aldı. (22.5.2002-Hürriyet)   Doğuda, misyonerlik faaliyetlerinde, Hıristiyanlığı yaymada en büyük ümitleri de “Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” projesi.

h1

Diyalog ve güvenliğimiz…

14 Aralık, 2006

Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal

Son yıllarda tatsız gelişmeler oluyor. Avrupalı parlamenterler açıkça Ayasofya’nın Kilise olmasını, İstanbul’un adının değiştirilmesini istiyorlar. yıllar evvel “Ayasofya’yı ortodoks ibadetine açacaklar” dediğinde gülmüş geçmiştik. Ama zaman onu haklı çıkaracak herhalde. Altındal bıkmadan aynı cümleleri tekrar tekrar söylüyor: Bazıları misyonerleri anlamamakta ısrar ediyor “Efendim bunda ne var” diyorlar, “üç beş Hiristiyan gelmiş, dinlerini tebliğ ediyor. Eh, biz de Almanya’da aynı şeyi yapıyoruz. Bu herkesin hakkı, kaldı ki AB’nin din ve vicdan hürriyeti ile ilgili kriterlerine uyuyor.”

– Öyle mi Sayın Altındal?

– Öyle değil işte. Avrupa’da İslâm dinini tebliğ eden hangi Türk, yaşadığı ülkenin bölünmesi için çalışıyor? İslâmiyeti Almanya’yı parçalamak için kullanan biri duyulmuş, işitilmiş mi? Resmen yabancılaştırma projesi. Misyonerler, insanımızı sadece dininden değil dilinden, kültüründen, devletinden, bayrağından, örfünden, adetinden soğutmayı amaçlıyor ve beşinci kol faaliyetlerinde bulunuyorlar. Bu, Türkiye’yi ve Avrasya’daki Türki cumhuriyetleri hedef alan ve “yurt dışı uzantıları olan siyasi bir harekettir” ki elbette dinimizi ilgilendirdiği gibi “ulusal güvenliğimizi” de ilgilendirir.

Fethullah Gülen’in Papa II. John Paul İle Görüşmesi

“Dinlerarası diyalog”

– Peki, misyonerler hangi kılıklara giriyor, faaliyetlerini nasıl maskeliyorlar?

– Misyonerler insanımıza şirin görünmek için çalışmalarına “albenili” isimler takıyorlar. Meselâ “dinlerarası diyalog” gibi. Ben dindarlararası diyalogu, medeniyetler arası diyalogu anlarım, ki zaten 1400 yıldır var. Şimdi birilerinin kalkıp, “Hıristiyanlarla Müslümanlar diyalog yapsınlar” demesi abesle iştigaldir. Gelelim “bahsi geçen” diyalogun kurallarına. Burada kimse bizim fikrimizi sormuyor. Çerçeveyi Vatikan ve Dünya Kiliseler birliği çiziyor. Yani “Bak seninle diyalog kuracağız ancak sen İslâmiyetin tek ve son din olduğunda, Hazret-i Muhammed’in peygamber, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın kitabı olduğunda ısrar etmeyeceksin” diyorlar.
Vatikan yayınladığı Kateşizm kitabında, “Bu diyalogun tek amacı İncil’i tanıtmaktır. Muhatapların ikinci Adem’i (Hazret-i İsa’yı) Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki (haşa) Birinci Adem’i de (Hazret-i Adem’i de) yaratan odur” yazıyor.

misyonerler

“Diyalog” değil monolog”

Eğer bunları kabul edersek, diyalog başlayabilirmiş. Yani adamlar göstere göstere “monolog” yapıyor ve “teslimiyet” istiyorlar. Lâkin “Dinlerarası diyalog” tabiri bazı safların kulağına hoş geliyor.

– Peki diyalogun böylesini Yahudilerle kurabildiler mi ?

– Nerdee. Yanlarına bile yaklaşamadılar. Gelelim ikinci tehlikeye: “Ekümenizm!” Bu oyuna ilk defa 1963’de Prof. Niyazi Berkes dikkat çekti. “Laik bir devlette nasıl olur da bir din adamı kendini evrensel patrik ilan edebilir?” dedi. Öyle ya bir başkası da çıkar kendini “Halife” ilan edebilir. Ekümene “Hıristiyan medeniyeti” demek. Yani tam “Dar-ül İslâm”ın karşısına oturan bir kavram. SSCB çökünce ABD ve AB ısrarla bu konuyu işlemeye başladılar. Patrik devlet içinde devlet olmak istiyor.

– Halbuki Fener patriğinin muhatabı dünya devletleri değil Fatih Kaymakamlığı’dır öyle değil mi?

– Elbette. Yine dikkat ederseniz son yıllarda sık sık “Hoşgörü ve tolerans toplantıları” düzenleniyor, bazı vatandaşlarımız da bu oyuna alet oluyorlar. Şimdi bizim müsamahadan anladığımız şeyle, onların tolare (katlanma) kökünden türettikleri kelime aynı şey değil. Onlara “tahammül” edeceğiz, yoksa görüşlerimizi “empoze” edemeyiz, diyorlar.

ibrahimi dinler masalı

“İbrahimi dinler masalı”

– Bu günlerde “İbrahimi dinler” kavramı da çok dile geliyor..

-İstersen ona “İbrahimi dinler masalı” diyelim. Adamlar İslâm ülkelerinde halkı diline, dinine, kültürüne, yabancılaştırmak için maksatlarına “kalkan” olacak bir “ibare” aradılar ve İbrahimi dinler kavramında karar kıldılar.Kateşizm kitabında “Müslümanlar da İsa tarafından kurtarılmaya lâyıktırlar. Çünkü onlar da İbrahim’in Allah’ına inanmaktadırlar” yazıyor. Hepsi bu kadar.
Burada Hazret-i Muhammed’in peygamber olduğuna ve Kuran-ı kerim’in ona vahyedildiğine dair tek satır yok. Biz niçin kurtarılmaya lâyık mışız? Bakın Yahudiler ve Hıristiyanlar Hazret-i İbrahim’i bir kabile şefi olarak tanıyor, hatta zaman zaman hakaret ediyorlar. (Protestan Kiliselerinin teknik ilahiyat kitaplarında onlarca örneğini gösterebilirim). Hasılı bizim peygamber olarak sayıp sevdiğimiz İbrahim aleyhisselam ile onların kabile reisi olarak takdim ettikleri İbrahim arasında dağlar kadar fark var. Bir ufak misal vereyim. Biz Hazret-i İbrahimin oğlu İsmail’i kurban etmeye niyetlendiğini ve Allahü teâla’nın bir koç gönderdiğini iyi biliriz. Halbuki onlara göre kurban edilen İsmail aleyhisselam değil İzak’tır (Hazret-i İshak). Muharref İncillerde Kuran-ı kerimde yazanların tam tersi var. Demek ki onlarla, İbrahimi dinler potası altında da buluşmamız kabil değil.

 

sözde kürdistan

Türkiye pilot bölge

– Peki ya protestanlar ? Görünen o ki son yıllarda atağa kalktılar.

– Aslında adamlar 1831’den beri çalışıyor. Her on yılda bir Lambeth konferansları düzenliyor, alınan kararları titizlikle uyguluyorlar. Bunların sonuncusu 1998’de yapıldı ve Türkiye ile Avrasya pilot bölge seçildi. Nitekim ABD’liler o tarihten sonra Kilise evler kurmaya hız verdiler. Lütfen şu kelimeyi bir yere yazar mısın? “Collegiality!”

“Collegiality!” Bu kelime ne mânâya geliyor ?

– İşte Protestan Kilisesinin siyaseti bu kelimede gizli. Kişi, hayatına yön verirken devletin kurallarına itibar etmemelidir biiir. Dil, cins ve ırk “benzerliklerinden” değil, “benzemezliklerinden” yola çıkmalıdır ikiii. Protestanlar bu prensibi özellikle Güneydoğu‘da uyguladılar. Yöre insanına “siz zaten Kürtsünüz” dediler, “Türklerden dil ve ırk olarak ayrısınız. Eğer devletten de ayrılmak istiyorsanız gelin bize katılın. Katılın ki batı dünyası sizi arasına alsın”.

Fethullah Gülen’in Polat Rönesans Otel’de Patrik Bartholomeos İle Görüşmesi

 

Patrikhane niçin atağa kalktı?

– Türkiye’de ne değişti de Patrikhane böyle atağa kalktı?

– Aslında atağa kalkan patrikhane değil Amerika. Baba Bush 6 Kasım 1987’de ABD Ankara büyükelçisi Hupe’ye gizli bir mektup gönderdi ve “Ermeni soykırımı ile ilgili belgeleri bulup çıkarın ve Türk hükümetini de bunları yayınlamaya zorlayın” dedi. Benzer bir mektubu Fener Patriğine yolladı ve olay hız kazandı. Bartelemo, Heybeliada Ruhban Okulu’nu gündeme getirmeye başladı. Bakın kelimesi kelimesine okuyorum: Patrik “Türk devletinin iradesi varsa bu okul açılır” diyor. Bu okulun nasıl bir okul olduğu herkesin mâlumu. Patrik buna rağmen “Heybeliada TC’nin denetimi dışında tutulacak” (yani YÖK ya da MEB müdahale edemeyecek) diye diretiyor. Böyle bir okulun açılabilmesi için tam 18 tane kanunun değişmesi gerek.Bunlardan ikisi Anayasamızın
değişmez maddeleri. Bunun mümkün olmadığını Patrik de biliyor ama o “başka birşeyi ima ediyor”. “Bu okulun üstünde TC’nin denetimi olmayacak demekle, ben senin kanunlarını, meclisini, kısacası devletini tanımadığımı söylüyorum. Eğer iraden varsa (AB ve ABD arkamda, gücün yetiyorsa) mani ol da göreyim” diyor.

Lozan anlaşmasının 12. maddesinde “Gayrimüslimler Müslümanlarla eşittir” deniyor. Evet eşittir ama imtiyazlı değildir. Devletin denetimi dışında bir okul imtiyaz istemektir. Yani Patrik, Türkiye’yi Lozan’ı ihlale zorluyor.

-ABD- patrikhane dostluğu nereden kaynaklanıyor?

-Patrikhane eski bir casus yuvası ve bu faaliyetini hiç bırakmadı. (1964 yılında casusluktan yakalanan 4 papaz askeri istihbarat elemanıydılar). Bunlar özellikle soğuk savaş döneminde Rusya’ya karşı kullanıldı. Bu müessese yıllar evvel uhrevi işleri bırakıp siyasete soyundu. ABD ne derse onu yaptı. Şimdi mahsul toplama zamanı.

bebek katili apopkk gerçeği kin tohumları

Ağaları aradık

27 Mayıs Devrimi’nden sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da nüfuz sahibi olan 55 ağa toplandı. Bunlar Bursa, Edirne, Çanakkale ve Kırklareli’ne sürüldüler. Ağaların boşalttığı bölgelere 1900 Amerikalı misyoner yerleştirildi. Bunlar “barış gönüllüsü” adı altında halkın arasına girdiler. Beş yıl boyunca insanımızı ifsat edip, kin tohumları ektiler.

– Peki sonra niye gittiler?

– Gerek kalmadı. Çünkü onların yerini AFS bursunu kazanıp yurdışında okuyan Türk çocukları aldı. Ne iştir bilinmez, bunlardan bazıları Amerika’ya gidip Maocu oldular. Bürokraside önleri açıldı, kilit noktaları ellerinde tuttular. İşte bugün AB lehinde propaganda yapan en güçlü lobi bunlardır ve ABD’nin ortadoğu hakimiyeti için çalışıyorlar. İçlerinden hakikatleri görenler de oldu, onlar kendilerini kullandırmadılar.

Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal Röportajı

Suç duyurusunda bulunun!

Türkiye’deki misyonerler açık açık siyaset yapıyorlar. Mesele Türkiye’de bin, binbeşyüz kişinin Hıristiyanlığı seçmesi meselesi değildir. Zaten bu milleti kitleler halinde Hıristiyan yapmak ham hayaldir. Burada altı çizilen hadise bölücülüktür. Adamlar “Yeter ki siz ayrı devlet kurun, arkanızda biz varız” demekten çekinmiyorlar.

İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün 304592 sayılı resmi yazısına göre: 1998 yılında 104, 1999 yılında 137, 2000 yılında ise 47 şahıs misyonerlik yaptığı için yakalanarak adli makamlara teslim edildi.2001 ve 2002’de ise sadece ve sadece 3 şahıs hakkında takibat yapıldı. Halbuki mahalle aralarında Kiliselerin açılması ve çoğalması son iki yılda hız kazandı.
Türk Ceza Kanununun 529. maddesine göre bu faaliyet suçtur. Herkes (mahalle muhtarı, sade vatandaş, bakkal, kasap, ev hanımı) İl Savcılığına müracaat ederek suç duyurusunda bulunduğu takdirde “adli işlem” yapılır. 529. madde çok sarihtir. Emniyet güçleri bu kiliseyi “derhal” kapatmak zorundadır.

Amerikalıların yıllar evvel çizdikleri bir Anadolu haritası var. Trabzon, Ermenistan hudutları içinde, Güneydoğuda Kürt ve Marmara’da Rum devleti yer alıyor. Yankiler Sinop’a kadar uzanan nefis sahilleri kendilerine ayırıyorlar.Ortodoksların Ayasofya üzerindeki emelleri mâlum. Ancak padişah türbesini bile “vaftizhane” gösteren yöneticilerin neye hizmet ettikleri anlaşılamıyor.Fener Patriği “Kanunlarınızı da bakanlarınızı da devletinizi de tanımıyorum. Haydi Heybeliada Ruhban Okulunu açtırmayın da göreyim” deme cüretini kimden alıyor?


h1

Vatikan’ın tarihi İslam düşmanlığı devam ediyor

11 Aralık, 2006

Haçlı Seferleri

Vatikan’ın; dinlerarası diyalog, hoşgörü, dostluk, faaliyetlerinde samimi olmadığını, tarihi İslam düşmanlığının devam ettiğini, 27.4.2003 tarihinde düzenlenen ayinde Papa, “barış değil savaş istiyen” papazın mertebesini yükselterek bir kere daha göstermiş oldu:PAPA İkinci Jean Paul, 27 Nisan 2003 günü, bundan asırlarca önce yaşamış olan altı kişiyi Hıristiyan inancına göre ‘aziz’liğin bir alt basamağı kabul edilen ‘ermiş’ mertebesine yükseltti.

Vatikan’da 27 Nisan’da bu ‘ermişlik ilánı’ münasebetiyle düzenlenen büyük ayin sırasında, Papa’nın İsviçreli muhafızlarıyla İtalyan güvenlik kuvvetleri alarma geçirilmişlerdi. Zira, ‘ermiş’ yapılanlardan birinin, 17. asırda yaşamış olan Avianolu Marco adındaki papazın bazı çevrelerin, özellikle de Müslümanlar’ın gözünde ‘netameli’ olduğunu düşünüyor, Müslümanlar’ın en azından bir protesto gösterisi yapabileceklerini bekliyorlardı.

Böyle bir şey beklemelerinin sebebi de şuydu: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın 1683’teki Viyana kuşatması Marco’nun cephelerde verdiği,
‘‘Haçın altında toplanın! Meryem adına savaşın! Türkler’i yenin! Hıristiyanlık adına büyük düşman Türkler’e karşı savaşı kazanmak için Allah’a olan imanımızı güçlendirmemiz lázımdır. Bunu yapmadan önce neye kalkışırsak kalkışalım, netice alamayız. Tanrı barış değil, savaş istiyor. vaazı yüzünden korkunç bir bozgun halini almış ve bu bozgun Avrupa’daki topraklarımızı kaybetmemize öncülük etmişti.

‘‘Avrupalılaşma’’ uğruna ‘‘mozaik’’ ve ‘‘dinlerarası diyalog’’ teraneleriyle kendi kendimize gelin-güvey olduğumuz şu günlerde Hıristiyan dünyasının ve Papa’nın geçmişimiz hakkında ne düşündüğünü Marco’nun “ermişliği” sayesinde bir hatırlatayım dedim.”

(Murat Bardakçı – Hürriyet,11.5.2003)

Şimdi sormak lazım: Eski yaraları kaşımakla, eski düşmanlıkları gündeme getirmekle, ödüllendirmekle “Barış” “Hoşgörü” “Diyalog” sağlanması nerede görülmüştür?

Bütün bunlar samimiyeti mi gösterir yoksa, sinsi bir maksadı mı?

h1

Vatikan’ın Diyalog ile varmak istediği son nokta

10 Aralık, 2006

Papa II. Jean Paul ve Fethullah Gülen

Diyalog ve hoşgörü, Vatikan’ın bir tuzağıdır. Diyalog vasıtasıyla, önce, Müslümanların imanları bozulacak, islami şuurdan, yaşayıştan uzaklaştırılacaklar. Hz. Peygamber ve âlimler devre dışı bırakılarak İslamiyet, emir ve yasağı olmayan, felsefi bir sistem haline getirilecek.

Müslümanlar arasında, Müslüman olsun Hıristiyan olsun fark etmez. Nasıl olsa, iki din mensubu da Cennete gidecek, inancı hakim kılınacak. Bu hale getirilen Müslümanların, Hıristiyanlığa kaymaları kolaylaşmış olacaktır. Çünkü, insan, nefsinin hoşuna giden, kendine kolay gelen şeyleri tercih eder. Hâl böyle olunca, haftada bir gün Kiliseye gitmekten başka hiçbir kuralı olmayan Hıristiyanlığa kayması daha kolay olacaktır. Böylece, nihai birleşme Hıristiyanlıkta olmuş olacak. Çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmalarda bunu zaten açıkça dile getiriyorlar. Onlara göre gerçek din sadece Hıristiyanlıktır:

“Biz her ne kadar Hıristiyan olmayan dinlerin manevi ve ahlaki değerlerini tanıyor, saygı gösteriyor, onlarla diyaloğa hazırlanıyor ve din hüviyetini savunmak, insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil iradeyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloğa girmek istiyorsak da dürüstlük bizi gerçek kanaatimizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir; yegane gerçek din vardır. O da Hıristiyanlıktır.

( Leibhard, Wilmington 1978, s. 13 vd.)

Papa II. Jean Paul‘un 20 yıllık dostu ve “Papa’nın Düşüncesi” kitabının yazarı Buttiglione bu düşünceleri şöyle açıyor:

“Hıristiyanlar İsa’nın Mesih olduğuna ve insanın onun sayesinde kurtulduğuna inanır. Tanrı’ya götüren başka bir yol yoktur..”

( NPQ; Cilt: 1, Yaz 1991.)

Nihai birleşmenin Hıristiyanlık çatısı altında olacağını, Dinlerarası Diyaloğun mimarlarından M.Watt, “dinleri birleştirme” projesi ile bakınız nasıl dile getiriyor:

“Uzun vadede bütün dünya için tek bir dinin olacağı ümid edilebilir. Bu din Hıristiyanlığın çatısı altında, Sünni İslam’da dört fıkhi mezhebe müsaade eden anlayışa benzer bir şekilde kendi içinde bazı görüş ayrılıklarına yer verebilir.”

(Modern Dünyada İslam Vahyi s.171)

Papa II. Jean Paul da, Sen Pietro Kilisesi’nde, 25.6.2000 günü pazar ayininde,

“Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek diyalog sonunda nerede birleşeceğinin açık adresini de vermiştir.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.