Archive for the ‘dinde reform’ Category

h1

Kur’an-ı Kerimde Yahudi ve Hıristiyanlar

14 Nisan, 2008

Kur’an-ı Kerim Qur'an Koran Alcoran Kur'an Kuran

Hz. Yakub’un adı İsrail olduğu için, Yahudilere İsrail oğulları denildi. Hz. Musa Tur dağına gidince, bunlar dinden çıktı. Buzağıya taptı. Sonra pişman olup tevbe ettikleri için, Yahudi denildi. Yahudi, doğru yolu bulucu demektir.

Yahudiler, Hz. Musa’ya çok eziyet etti. Sonra gelenleri, bin Peygamberi şehid etti. Hz. İsa ve annesine iftira ettiler. Peygamber efendimizi zehirlediler. Hz. Osman zamanında, fitne çıkararak, Halifenin şehid edilmesine sebep oldular. İbni Sebeciliği, Hurufiliği meydana çıkarıp, müslümanları parçalayıp, birbirine düşman ettiler. Dinleri yok etmek için masonluğu kurdular.


Yahudiler hakkındaki âyetlerden bazıları şunlardır:

1- Tevrat’ı değiştirdiler. (Bekara 79)

2- Peygamberleri öldürdüler. (Âl-i İmran 183)

3- Hz.İsa’yı öldüremediler. (Nisa 157)

4- Fesat çıkardılar. Allah’a cimri dediler. (Maide 64)

5- Hz. Meryem’e iftira ettiler. [Nisa 156]

6- İman edenlere en şiddetli düşmanlık edenler Yahudi ve müşriklerdir. (Maide 82)

7- Üzeyir Allah’ın oğlu dediler. (Tevbe 30)

8- Kıskançlık ve maddi çıkar yüzünden Kur’ana inanmadılar. (Bekara 146)

9- Çoğu iman etmeyecektir. (Bekara 100; Nisa 155)

10- Allah’ı inkârlarından dolayı lanete uğradılar. (Bekara 88-89)


Kur’ana göre Hıristiyanlar

1- Meryem oğlu Mesihe, Allah diyenler, kâfir olmuştur. (Maide 72)

2- Allah üç ilahtan biridir diyenler kâfir olmuştur. (Maide 73)

3- Meryem oğlu Mesih bir Peygamber, anası da sadık bir kadındır. (Maide 75)

4- İsa Mesihe Allah’ın oğlu dediler. (Tevbe 30)

5- Yahudilere göre, Hıristiyanlar Müslümanlara daha yakındır. (Maide 82)


Yahudi ve Hıristiyanların ortak yönleri:

1- Bilginlerini, rahiplerini Rabler edindiler. (Tevbe 31)

2- Yahudi bilginleri ve Hıristiyan rahipleri halkın mallarını yediler. (Tevbe 34)

3- Allah’ın oğullarıyız dediler. (Maide 18)

4- Bile bile hakkı gizlediler. (Âl-i İmran 71)

5- Allah çocuk edindi diye iftira ettiler. (Bekara 116)

6- Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler. Âl-i İmran 70)

7- Allah’a iftira ettiler. [Âl-i İmran 78]

8- Yahudi ve Hıristiyanlar, birbirinin dostlarıdır. (Maide 51)

9- Resulullah, dinlerine girmedikçe, Yahudi ve Hıristiyanlar ondan razı olmazlar. (Bekara 120)

10- Dinlerinde aşırı gittiler. (Nisa 171)

11- Kitaplarındaki bilgileri gizlediler. (Maide 15)

12- Ehl-i kitap, “Cennete ancak Yahudi ve Hıristiyanlar girecek” dediler. (Bekara 111)

13- Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, Cehennem ateşinde ebedi olarak kalırlar. Onlar, halkın en şerlileridir. (Beyyine 6)


Bu âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, Yahudiler Tevrat’ı değiştirdiler. Hz. Musa’nın dini değişince Allahü teâlâ, İncil ile Hz. İsa’yı gönderdi. Hz. İsa’nın dini de bozulunca, İncil, İnciller hâline gelince, Allahü teâlâ, İslamiyet’i göndermiştir. Kâfir oldukları birçok âyet ile bildirilen Ehl- kitabın da Cennete gideceğini söylemek ne büyük bir dalalettir.

Reklamlar
h1

Kaş Yapalım Derken Göz Çıkarmayalım!

11 Nisan, 2008

diyanet işleri başkanlığı logo ilahiyatçılar dinde reform çalışmaları hadis çalışmaları hadisleri ayıklama projesi sapık hareketler

Dün, İngiliz basınının Diyanet’in, Hadis-i şerifler ile ilgili çalışmalarındaki memnuyetlerinden ve sebeplerinden bahsetmiştik. Bugün de, bu hadis-i şerif çalışmalarını – basının ifadesiyle ayıklamalarını- yürüten kuruldaki akademisyenlerin İngiliz basına verdikleri cevaplardan söz etmek istiyorum.

Kanaatime göre, verilen cevaplar halkımızı tatmin etmedi. Verilen cevapların bir kısmı kapalı, muğlak. İfadeler, yapılmak istenenler net değil. Bazıları da, dolaylı olarak ifade edilse de, İngiliz basınını doğrular mahiyette. Gerçek belki böyle değil ama görüntü böyle! En önemlisi, böyle bir çalışmaya gerçekten ihtiyaç var mıydı? Halkımızın, bilinmesi gereken zaruri iman, ibadet bilgilerinde bile pek çok eksiği varken böyle bir çalışma kime ne fayda sağalayacak? Halkımız, avam için yazılmış ilmihal kitaplarını bile anlamaktan âciz iken, onları hadis deryasına sokmanın faydasını zararını iyi hesap etmek gerekir. Yüzme bilmeyeni denize itip, sonra da, yüzme öğrenseydi, demek akla da mantığı da aykırı. Şimdi gelelim verilen cevaplara:

Deniliyor ki,

“İslam’ı değil dindarlığımızı, kendimizi reforme ediyoruz. Müslümanlar dini bilgilerini yenilemek, dindarlıklarını güncellemek zorundadırlar. Hadisleri 21. yüzyılda yaşayan bir insan olarak anlamaya çalışıyoruz. ‘Dini 8. asırdakiler anladı, bu bize yeter’ diyemez!”

Kapalı olan, net olmayan işte bu tür açıklamalar. İslamı değil, kendimizi reforme ediyoruz, dindarlığımızı güncelleştirmek istiyoruz, ne demek! Güncelleştirme yeni bilgiler, yeni değişiklikler üzerinde yapılır. Yeni dini bilgiler mi geldi, yeni gelen vahiy bilgilerine göre mi kendimizi yenileyeceğiz? Böyle bir şey sözkonusu olmadığına göre neyimizi güncelleştireceğiz?

Ayrıca,” Dini 8. asırdakiler anladı, bu bize yeter’ diyemez!” sözü de çok iddialı bir çıkış. Sekizinci asır, mezheplerin şekillendiği, ortaya çıktığı bir devir. Dört mezhep imamlarından olan, İmamı A’zam Ebu Hanife, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam-ı Hanbel gibi İslam fıkhının dört direği olan zatların ve bunların yetiştirdiği fıkıh âlimlerinin anladıkları ile yetinmeyip de kimin sözü ile yetineceğiz. Akşam başka sabah başka hüküm bildiren, halkımızın kafasını karıştırmak için televizyon televizyon dolaşıp şaklabanlık yapan ilahiyatçıların sözleri ile mi yetineceğiz, dini bilgilerimizi güncelleştireceğiz. 1200 yıldan beri, bütün İslam alemi bunlarla yetinmişken, biz niçin yetinemeyiz? 1200 yıldan beri milyarlarca Müslümanın yaptığı yanlış da bizim yapacağımız mı doğru olacak? Bu dinde yeni bir anlayış, yeni bir yaklaşım, başka bir ifade ile bir çeşit reform olmayacak mı? O zaman İngiliz basınına olayı çapıttı diye niçin kızıyoruz?

Başka bir kurul üyesi de,

“İnsanların Peygamberin sahih hadis ve sünnetini kolayca anlayarak, uygulayabilecekleri, bilimsel bir kılavuz hazırlıyoruz. Ancak bu kitap ne hukuk, ne fıkıh ne ilmihal ne de ansiklopedi olacak. İnsanlar bu kitabı okuduğunda örneğin kurban konusunda Peygamberimizin hem sözlerini hem de uygulamalarını bulacak, doğrusunu yapacak!”

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, ibadetlerin doğru olarak yapılabilmesi için, fıkıh kitaplarını, ilmihal kitaplarını 1400 yıllık uygulamaları bir tarafa bırakıp hadis-i şerifleri esas almak gerekir. Bütün usul ve akaid kitaplarında geçen; “dinin kaynağı dörttür; Kuran’ı kerim, Hadis-i şerifler, İcma ve kıyas” kaidesi ne olacak! 21. yüzyıldayız diye son ikisini, mezhepleri artık yok mu farzedeceğiz? Bu da bir çeşit reform sayılmaz mı? Dün bahsettim, asırlardır İslama zarar vermek isteyen dış güçler de bunu istemiyorlar mıydı?

Bir de, açıklamalardan anlıyoruz ki bu çalışmada, “ayıklamada” kadınlarla ilgili hadis-i şerifler ağırlıkta. İngiliz basının bu konuya çok önem vermesi, son yıllarda kadın konusunun İslam aleminde gündemden düşmemesi, İslam Konferansı Teşkilatının her toplantısında, “kadın hakları”, “ kadının eşitliği”,”kadının ekonomik özgürlüğü” gibi konuların önemli bir gündem oluşturması kuşkuları artırmakta. Her toplumda görülen marjinal örnekleri esas alarak bütün toplumu suçlamak haksızlık olur. Batı’da da bu tür şiddet olayları fazlasıyla var.

Açıklamada, Peygamber efendimizin söylemeyeceği hadisleri ayıklıyoruz, denilmekte. Peki kime göre söylemediği! Anlaşılan ortaya bir şablon konulacak, buna göre ayıklanacak. Ya söylediği sözler ise! Eğer Batı’nın, “Kadını küçük düşüren” anlayışı, Batı’nın, “modern kadın” yaklaşımı esas alınacaksa, pek çok hadis “modern aklın” hışmına uğrayacak demektir.

Batı’nın kadın üzerinden, İslam ülkelerinde bir oyun oynadığı kesin. Aileyi yıkmadıkça, İslama zarar veremeyeceklerini anladıkları için çalışmalarını bu konuda yoğunlaştırdılar. Bunun en kestirme yolu da, sözde kadınları korumak bahanesiyle onları sokağa çekmek. Böylece, İslam aile yapısında önemli bir reformu gerçekleştirmiş olacaklar! Bundan sonrası zaten kolay!

Meal kapısı açılarak, yüzlerce farklı meal piyasaya sürülerek yeteri kadar halkın kafası karıştı zaten. Şimdi de, hadis kapısı aralanarak, halkın kafasını karıştırmak kimseye fayda getirmez. Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım. Diyanet’in bu çalışmayı tekrar gözden geçireceğini umuyorum.

h1

Batı’nın İstediği İslam Modeli

11 Nisan, 2008

ingiliz basını Financial Times ingiliz basını ingilizlerin islam düşmanlığı dinler arası diyalog

Batı Hıristiyan âleminin İslam aleyhdarlığı geçmişte olduğu gibi bugün de bütün hızı ile devam ediyor. Asırlardır, kılıç ve silah gücü ile yıkamadıkları İslamiyeti şimdi içeriden yok etme peşindeler. Bir dinin içeriden nasıl yıkılacağında hayli de tecrübeleri var zaten. Gerçek Hıristiyanlığın, işlerine gelmeyen kurallarını dinde “Reform” yaparak ortadan kaldırdılar. Böylece herkes istediği gibi dini yorumlayarak, dinin kurallarından kendilerini sıyırdılar. Dini yalnızca ahlaki bir sistem haline getirdiler. İzafi bir kavram olan ahlakı da kendilerine göre yorumlayarak, her türlü ahlaksızlıklarına birer kılıf buldular.

Şimdi de, aynı taktik ile İslamda “Reform” yapmak istiyorlar. Buna da, 3 asırdır İslam aleyhdarlığında lokomotif görevini üstlenen İngilizler öncülük yapıyor. Geçenlerde, Diyanet’in hadis-i şeriflerle ilgili çalışmasını İngiliz basınının büyük bir zevkle ve heyecanla vermesi bunu gösteriyor. Nasıl bir İslam istediklerini bakınız nasıl ifade ediyorlar:

“Türkiye İslam’ı yeniden yorumluyor…Diyanet’in hazırladığı bu yeni anlayış İslam’ın modernleşmesi için devrim niteliğinde bir girişim niteliği taşıyor. Chatham House adlı düşünce kuruluşundan Fadi Hakura’ya göre bu Hıristiyanların Reform hareketine benzeyen bir girişim.” (BBC)

“Hadislerin yeniden yorumlanması çalışması “devrim niteliğinde” bir çaba… NATO’nun tek Müslüman üyesi olan ve küresel terörizmle savaşın önemli bir ortağı durumunda bulunan Türkiye’de hadislerin günümüze uyarlanması, İslami radikalizmle mücadeleyi amaçlayan planın bir parçası olabilir.” (The Daily Telegraph)

“Türkiye’deki dini yetkililer, Muhammed Peygamber’in yaptıkları ve söylediklerinin yeniden yorumlanması çalışmasını tamamlamaya yakınlar. Projenin amacı, İslam hukukundaki diğer unsurların yanı sıra, kadınlarla ile ilgili hadisleri yeniden yorumlamak. Çağa uygun hale getirmek.” (Financial Times)

“Türkiye 21’inci yüzyılın İslam yorumunu arıyor… Diyanet’in çalışmasında İslam hukukunun temellerinin yeniden yazılması ve Kuran-ı Kerim’in modern çağa göre yeniden yorumlanması hedefleniyor. İslam inancının Batı değerleriyle bağdaştırılması da hedefler arasında. Son derece iddialı ve kapsamlı bir çalışma olan bu İslami reform projesi yıllar alabilir.” (The Guardian)

Görüldüğü gibi İngiliz basının tek istediği dinde reform… Çağımıza uygun İslam adı ile, dinin asli kaynağı olan Kur’anı kerimin ve Hadis-i şeriflerin yeniden yorumlanarak; kuralları, emir ve yasağı, haramı helalı olmayan, tamamen ahlaki, felsefi esasları dayalı, ismi İslam fakat gerçek İslam ile ilgisi olmayan, Batı standartlarına uygun, Hıristiyan patentli bir İslam modeli ortaya çıkamak.

The Guardian’nın yazdığı gibi bunda aceleleri de yok. Bu konuda sabırlı millettirler. 1750’li yırlarda, Müslümanların kafasını karıştırmak, birbirine düşürmek ve bu arada Arabistan’da “Vehhabiliği” kurmak maksadıyla İslam ülkelerine gönderdikleri binlerce casuslardan biri olan Hempher hatıralarında aceleci olmadıklarını, nihai hedeflerini bakınız nasıl anlatıyor:

Çalışmalarımdan gözle görülür bir netice alamayınca, ümitsizliğe düştüm. Görevi bırakmak istediğimde, Müstemlekeler Bakanı bana şunları söyledi: Sen bu işlerin, birkaç senelik çalışma ile neticeleneceğini mi zannediyorsun? Bırak birkaç seneyi, bu ektiğimiz tohumların meyvelerini, belki de senin, benim torunlarımız bile göremeyecek. Bu tohumların meyvelerini en az yüz senede, belki de 150-200 senede ancak alabileceğiz. Çünkü, bugüne kadar İslâmiyeti ayakta tutan, din bilgileri ve onların kitapları olmuştur. Bunları yok etmedikçe onların dinlerini bozmak mümkün değildir. Bunun için, fıkıh kitaplarını, mezhepleri hissettirmeden kötüleyeceğiz. Bir müddet sonra da, peygamber sözleri (hadis-i şerifler) hakkında, “uydurmaydı, değildi” diyerek şüpheye düşüreceğiz. Ayetleri istediğimiz gibi yorumlatacağız… Bir kültürü, hele asırların birikimi olan din kültürünü yıkmak, kısa zamanda olacak şey değildir. (İngiliz Casusunun İtirafları)

Günümüzde İslam ülkelerinde; mezhepler, fıkıh, ilmihal kitapları artık senet, vesika kabul edilmediğine, herkes âyette, hadiste yeri var mı diye sorduğuna göre, herhalde şimdi meyveleri toplama zamanının geldiğine inanıyorlar.

h1

Diyalogcu Hayrettin Karaman Gerçeği

30 Mayıs, 2007

Hayrettin Karaman

Hayrettin Karaman, Zaruri Açıklama isimli yazısında kendisinin mezhepsiz, vehhabi, müctehid, müctehidlere karşı saygısız, reformcu, İbni Teymiyeci, Efganici ve Abduhcu olmadığını, tavizli fetvalar vermediğini, Diyanetçe neşredilen Mezhepsiz Reşit Rıza’nın Kitabında ehli sünnetin icma ve ittifakına aykırı bir şey bulunmadığını belirtiyor.

İddialarını kendi maddelerine göre sıralıyoruz:

1- Mezhepsizlik iddiası: “Biz itikaden Maturidi, amelen Hanefiyiz, Müslümanların bir mezhebe bağlı kalmalarını caiz görürüz” diyor. Halbuki caiz demek, olması da olmaması da dine uygundur demektir. Müslümanların dört mezhepten birine bağlı kalmaları şarttır demeyip de caiz demekle bir mezhebe bağlanmamaya cevaz vermiş oluyor ki bu da mezhepsizlik olur. Tefsiri Mazheri’de “Dört mezhepten ayrılmak dinden ayrılmak olur” buyurulmaktadır. Oku Dergisinin 152. sayısında bir açıklama başlığı altında Mevdudi’nin “Benim mezhebim yoktur” sözünü açıklarken “Muayyen bir mezhebe bağlı kalmadan islami problemi açıklamak, çözmek ve karara varmaktır. Bu yol ise gerçek âlimlerin takip edecekleri tek yoldur” diyor. Görüldüğü gibi “Mezhebim yok” demenin “gerçek âlimlerin takip edeceği tek yol” olduğunu söylüyor. Karaman’a mezhebi yok diyen Oku Dergisindeki Karaman değil mi?

2- Vehhabilik iddiası: “Elimizdeki deliller, onlara kâfir veya ehli bidat demeye kafi değildir ve benim vehhabi olduğuma dair tek delili olan ortaya çıksın” diyor. Hak mezhep dört tane değil midir? Vehhabiliğin sünni bir mezhep olduğunu hangi Ehli sünnet âlimi söylemiştir, Vehhabiliğin ciltleri dolduran sapıklıkları vardır. Ehli sünnet âlimleri sayısız reddiyeler yazmıştır. “Vehhabi değilim” demek, bazı siyasilerin komünizmi kötülemeyip de sıkışınca “Ben komünist değilim” demelerine benziyor. Kitab-üs-sünne isimli vehhabi Kitabının 35. sayfasında, “Peygamber, Allahı dört meleğin taşıdığı altın bir kürsü üzerinde görmüştür” diyor. Böyle inanmak küfür değil midir?

3- Müctehidlik iddiası: “Hiçbir yerde yazılı veya sözlü olarak ben müctehidim demedim” diyor. Çorum’da kursiyerlere yaptığı konuşmada, Türkiye’de uşurun verilmesi gerektiğini, Ömer Nasuhi Bilmen’in ise verilemez dediğini söylüyor. Bunun üzerine sakallı bir imam: “Sizin ve Ömer Nasuhi Bilmen’in söylediği bir müctehide mi aittir, yoksa kendi görüşünüz mü?” sorusuna: “Verilmez sözü Ömer Nasuhi Bilmen’in ictihadıdır, verilmesi gerekli sözü de benim ictihadımdır. O haram işletiyor, ben ise bir farzı işletiyorum” diye cevap veriyor. Ona müctehid diyen, kursiyerlere konuşan Karaman’dır.

4- Müctehidlere saygısızlık iddiası: Müctehid bulunmadığı için ictihad kapısının kendiliğinden kapandığını söyleyen EI-Kerhi, EI-Kaffal, Kadihan, Abdulkerim-i Rafii, İbni Ebiddem, Eş-Şihaburremli, İbni Haceril Heytemi, Eş-Şemsür-remli, Münavi, Davud bin Süleyman, Yusuf-i Nebhani gibi âlimleri zikrettikten sonra bunların ictihad hareketine karşı çıkmalarına sebep olarak İ.H.İctihad kitabında “Mezhep taassubu, cehalet, menfaat ve ademi basiretin en büyük rolü oynadığını söylemek mümkün” diyor. Bu mübarek âlimlere mutaassıp, cahil, menfaatperest ve basiretsiz demek bir saygı ifadesi mi?

5- Reformculuk iddiası: Mezhepsizlik= reformculuktur. Mezhepsizlik varsa reformculuk da vardır.

6- Tavizli fetvalar iddiası: “Hiçbir yerde nikah dini değildir demedik” diyor. Mukayeseli İslam Hukuku isimli kitabında “Esas ve şartlarını dini nasların ve bunlara müstenid ictihadların tesbit etmiş olması, evliliğin dini bir akit olmasını icap ettirmez” denmektedir. Evet nikah dini değil, dememiş de kitabına yazmış. Demek tavizli fetva verdi diyen kendi eseri oluyor.

7- İbni Teymiyeci, Efgani ve Abduhcu iddiası: “İbni Teymiye’nin kâfir ve sapık olmadığını, ancak bazı ifratları ve ictihad hataları olduğunu” söylüyor. Eğer İbni Teymiye müctehid ise kimse onun hatasını bilemez. İctihadla ictihad nakzolunamaz. Onun ictihadının hatalı olduğunu nasıl bildi ki? İbni Teymiye’nin cihete kail ve arşın kıdemine kani bulunduğu ve mücessimeden olduğu muteber kitaplarda yazılıdır. Bu ise Ehli sünnete aykırıdır. İbni Teymiye, “kâfirler de cehennemde ebedi kalmaz” diyor. Bu ise Kur’ana aykırıdır. Cennet de cehennem de ebedidir. (Bakara 25, 81,82)

Efganici iddiası: “Peygamberlik sanatlardan bir sanattır” diyen, çeşitli sapıklıkları bulunan Efgani hakkında “Efgani masonluğu bıraktı” diye âdeta müdafaa edişi onu sevdiğini göstermez mi?

Abduhcu iddiası: İ. H. İctihad isimli eserde mezhepsiz Abduh’u da müctehidler arasında zikretmiş. Hocası Davudoğlu, Din Tahripçileri isimli eserinde çeşitli mucizeleri tevil ve inkâr eden ve Mısır’da ilk mason locasını kuran Abduh’un “Teselsülün butlanı meselesine muhalif” olduğu ispatlanmıştır. Artık Abduh’un masonluğu bırakıp bırakmaması mühim değil, bu görüşü bile küfür olarak yeter ona.

Mehmet Sofuoğlu,Tefsir Kitabında Abduhu şöyle övüyor: “En mühim fetvaları, Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından kesilen hayvanların eti ile, faizin cevazına dair verdiği fetvalardır.” (s. 41)

Faize helal ve Kur’ana mahluk diyen masona nasıl olur da müctehid diyebilir? Zırva tevil götürmez.

8- Diyanetin neşrettiği kitap: Bu kitapta taklidin batıl olduğunu söyleyen mezhepsiz Reşit Rıza, mukallidin ağzından s. 169’da “Adam Muhammedi olmayı bırakıyor da Hanefi veya Şafii oluyor” diyor. Hanefi veya Şafii olmayı Muhammedi olmaktan başka bir şey zannediyor mezhepsiz. Muhammedi olmayan kâfirdir. Bütün Hanefiler, Reşit Rıza’ya göre Muhammedi olmadığı için kâfir olmuş olmuyor mu? Şakkulkamer mucizesini inkâr ettiği, Hz. Musa’ya kâhin dediği Davudoğlu’nun Din Tahripçileri isimli eserinde vesikaları ile bildirilmekte olan Reşit Rıza’nın kitabı nasıl yayınlanabilir?

Karaman’a bazı sorularımız var:

1- Hocanız, Emekli postacı İhsan Oğuz, “Elhamdülillah yarım asra yakın bir zamandan beri cumhuriyet idaresini kurmuş oluyoruz” diyor. Siz ondan farklı mı hamd ediyorsunuz?

2- Dört hak mezhebin dördüne göre de özürsüz kaçırılan namazların kazası da farzdır. Ancak İbni Teymiye ve diğer mezhepsizlere göre, özürsüz kaçırılan namazların kazası farz değildir. Bizdeki bir mektubunuzda, İbni Teymiyenin görüşünü savunuyorsunuz.

Şimdi bu görüşten vazgeçtiniz mi?

3- Mezhepsizler, müctehidlerin Selefiye mezhebinden olduğu iftirasını yayıyorlar. Selefiye’de tevil asla caiz olmadığına göre, tevil edilmesi gerekli birçok âyet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Tevil edilmeyip o şekilde itikad edilirse küfür olur. Mesela A’raf suresi 190, Bekara 10, Feth 2, Enbiya 87, Yusuf 24, Enam 76-77-78, Tevbe suresi 43. gibi âyet-i kerimeler tevil edilmezse insan küfre düşer. Tevili gerekli nasları tevil etmeyerek, Allah yer semasına iner kabul etmek küfür değil mi? Nasları okuyup hikmetini Allah bilir demek başka, o şekilde inanmak başkadır.

4- Selefiyeci emekli postacıya yazdığınız mektubun cevabını arkadaşlarınız, bana okudu. Feth suresindeki zenb kelimesini sormuşsunuz. O da “Oğlum Hayrettin..” diye başlayan mektubunda “Bu kâinatın Efendisinin günahıdır” diyerek tevili caiz görmemiştir. Siz de buna inanarak peygamberlerden ismet sıfatını kaldırdınız mı?

Aradan çeyrek asır geçmesine rağmen Karaman bu suallere cevap vermemiştir.

Karaman – Yavuz münakaşası

İstanbulun eski müftülerinden A. Fikri Yavuz, Hayrettin Karaman tarafından sadeleştirilen mezhepsiz Reşit Rıza’nın “Mezahibin Telfîkı” isimli Kitabına reddiye mahiyetinde bir risale hazırlamış. Karaman durur mu, o da bu risaleye cevap olmak üzere bir broşür hazırlamış. Risaleler danışıklı dövüş gibi hazırlanmış. Aynı matbaada ve aynı yayınevi tarafından basılmış. İşin tuhafı Yavuz’un bazı kitapları, Karaman’ın broşüründe de reklam edilmektedir. Yavuz, şöyle ilmi bir tenkit vücuda getirmiş:

“Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu. Eninde sonunda oyun meydana çıkar ve çıktı işte Karaman” diyor.

Karaman da bir cevap veriyor: “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.”

Yavuz’un risalesinde mason ve mezhepsiz Abduh’un “Bulunduğumuz asır, bir mezhep üzerine saplanıp kalacak zaman değildir” cümlesini Kitabın kapağından niçin çıkarıldığı soruluyor. Karaman ise, yanlış anlaşılmasın diye kapaktan çıkardığını, fakat Kitabın 21. sayfasında bu cümlenin de yer aldığını belirtmektedir.

21. sayfaya bir göz atalım:

Müslümanların yaşayabilmesi için iki çare gösteriliyor:

1- İnanç itibariyle birbirine muhalif olan Ehli sünnet ile Şia âlimleri arasında tam bir anlaşma vücuda getirmek,

2- Fıkıh mezheplerini birleştirerek.

Yavuz soruyor: “Şia mı Ehli Sünnete taviz verecek, yoksa Ehli Sünnet mi Şiaya taviz verecek?”

Tabii Karaman buna cevap vermez. Çünkü Karaman, hak ile batılın birleşmeyeceğini iyi bilir.

Yavuz, “İslam âleminin kurtuluş çaresi, asırlardır gelen hurafeleri hakikate tebdil edip dini, bir nokta etrafında toplamakla mümkün olacaktır” ibaresindeki hurafe nedir? Diyor. Bizimki susuyor, halbuki herkes bilir ki hurafe, onlara göre dört hak mezheptir. Mezheplere ayrılmak rahmet iken, ne diye bir noktaya toplamaktan bahsedilir? Mezhebin dört olması hurafe mi, rahmet mi? Cevap yok tabii.

21. sayfada, “Bugün fetva makamından çıkan fetvalar, hiç olmazsa dört mezhep üzerinde olmalı değil mi?” deniyor. Ne demek bu? Hanefi olan bir Müslümana dört mezhep haricinde fetva verilmez. Ama bir ihtiyaç varsa, kendi mezhebinde bir çare yoksa, o zaman diğer üç mezhepten birisi taklit edilir. Mezhepler üstü fetva olmaz.

Karaman, “Mezheplerin birleştirilmesinden maksat, mezhepleri ortadan kaldırmak değil, fetva verilirken çeşitli fıkıh mezheplerinin hepsinden istifade etmektir” diyor. Mezhepler yerinde dursun, istediği kadar istifade etsin, kim ne der? Niye mezhepleri birleştirelim deniyor ki?

Karaman, “İslam, bir mezhebin ihata edemeyeceği kadar geniştir. İslam bir derya ise mezhep bir göldür” diyor. Halbuki Zaruri açıklama yazısında bir mezhebe bağlanmak caizdir ve ben Hanefiyim diyordu. Nasıl olur da derya varken bir göl ile iktifa edebilir? Bu iki ifadeden hangisi samimidir?

Karaman, Reşit Rıza’nın Türk düşmanı ve İngiliz taraftarı olmadığını, “Onun düşmanlığı Türk milletine değil, o günkü idareyedir.” O idarenin ne olduğunu da açıklıyor: “Abdülhamid’in istibdadına çatmıştır” diyor. Cennetmekan Ulu Hakan’ın müstebit olduğunu başta Yahudiler olmak üzere yabancılar söylemiştir. Ehli sünnet olan hiç bir din adamı ona müstebit dememiştir. Ulu Hakan, HATIRA DEFTERİ’nde Efgani’nin bir İngiliz ajanı olduğunu söylerken, Karaman, 4. maddede, “Efgani ömrünü İngilizlerle mücadele halinde geçirmiştir” diyor. İsteyen Ulu Hakana inanır, isteyen Karaman’a.

Karaman, Reşit Rıza’nın İmam-ı Gazali’nin İHYA’sını çok okuduğunu, bu ilmi İmam-ı Gazali’ye borçlu olduğunu naklen bildiriyor. Az sonra da, Mason Efgani‘nin yön verdiği ve mason Abduh‘un yazarı bulunduğu bir mecmua Reşit Rıza’nın eline geçiyor. Karaman, “Gazetenin iki nüshasını tesadüfen ele geçiren Reşit Rıza, onları okuyunca adeta sihirlenmiş, din anlayışı değişmiştir” diyebiliyor. Hani derler ya, şecaat arz ederken sirkatini söylemek… Tıpkı böyle. Adam İmam-ı Gazali’nin eserlerinden DİN’i öğreniyor, iki mezhepsizin gazetesini okuyunca din anlayışı değişiyor. Yani İmam-ı Gazali’nin din anlayışından başka bir anlayış. Efgani ve Abduh tipi bir anlayış. Buna intak-ı Hak derler, yani Allah söyletiyor bunu. İkinci bir intak-ı Hak da şöyledir: Reşit Rıza, Egani Kitabı ile Nehcülbelaga’yı çok okurmuş. Halbuki Egani’nin yazarı olan Ebulferec Ali bin Hüseyin İsfehani şiidir. Nehcülbelaga’nın da yine bir rafizi tarafından yazıldığını İmam-ı Askalani ve İmam-ı Zehebi gibi âlimler açıklamışlardır. Karaman, Reşit Rızayı öveceğim derken içinden çıkılmaz, tevili mümkün olmayan hatalara düşüyor. Allahü teâlâya hamd olsun ki Karaman kendi ağzı ile Reşit Rıza’nın hangi kitapları okuduğunu bize bildirdi. Rafizi kitapları okuyan ve din anlayışı İmam-ı Gazali’ninkinden başka olan Reşit Rıza’nın nasıl bir mezhepsiz olduğunu böylece öğrenmiş olduk.

Karaman “Mezhepsizlik Ehli sünnet dışı kimseler için kullanılır. Bu Kitabı okuyan, böyle bir mezhepsizlik yapıldığını iddia edemez, ederse iftira etmiş olur” diyor. Reşit Rıza’nın dört mezhepten birisine mensup olmadığını selefi olduğunu söylüyor, hem dört mezhebin dışında ol, hem de Ehli sünnet ol, olmaz böyle şey…

Karaman, “Tek mezhebe bağlanmak, dördüncü asırdan sonra ortaya çıkmış bir âdettir. Ondan önce bir mezhebe bağlılık yoktu. İmdi tek mezhebe bağlı kalmayanı kötüleyen bu nesilleri de kötülemiş olur” diyor. Bu söz, şarabın henüz haram edilmediği zamanı kastedip “Asr-ı saadetin ilk zamanlarında şarap içen İslamın en faziletli nesilleri vardı. Şarap içeni kötüleyen o faziletli nesilleri de kötülemiş olur” demeye benzer veya “Hz. İsa’nın dininde şarap haram değildi. Büyük Peygamber Hz. İsa’nın haram etmediği şarabı haram saymak, Hz. İsa’yı kötülemek olur” demekten ne farkı var?

Bütün mezhepsizler, “Sahabe ve tabiin devrinde mezhepler yoktu. Biz de mezhepsiz olsak ne çıkar” diyorlar. İmam-ı a’zam gelmeden önce, Hanefi mezhebine tabi olmak olur mu? O zamanlar İmam-ı Sevri’ye, İmam-ı Evzai’ye tabi olanlar olmuştur. Fakat şimdi, bütün hükümleri tedvin edilmemiş olan bu mezheplere tabi olunamayacağını Ehli Sünnet âlimleri beyan etmişlerdir.

Mezhepsiz Reşit Rıza’nın mezhepsizliği teşvik Kitabı için Karaman, “Bu kitap, cehalet ve taassubu izale için yazılmıştır” diyor. Dört mezhepten birine bağlanmak, mezhepten çıkmamak ve beşinci mezhepleri kabul etmemek cehalet ve taassupmuş. Asırlardır dört hak mezhebin birisine bağlanan sünniler, yıllardır bu gericilik çemberini kıramadılar demek ki…

Karaman, “Allah ve Resulü, bizi Hanefi, Şafii, Maliki gibi bir mezhebe bağlanmak, bunları müdafaa etmekle mükellef kılmamıştır, İslam’a bağlanmak onu müdafaa etmekle mükellef kılmıştır” diyor. Yani asırlardır bir mezhebe bağlanan sayısız ulema, evliya ve diğer Müslümanlar, İslama değil mezhebe bağlanmışlar, dolayısıyla bunlar Allahü teâlânın emrinin aksini yapmışlardır. İslamla mezhebi farklı olarak gösteriyor.

Hanefi olduğunu söyleyen Karaman, canı isteyince İmam-ı a’zamı tepebileceğini göstererek ağzından baklayı çıkarıyor: “Ebu Hanife’ye göre bir kimseyi ölümle tehdit edip zorla karısını boşatsalar bu boşanma muteberdir. İmam-ı Şafii’ye göre boş düşmez” diyor. İmam-ı Şafii’nin ictihadının İslamın ruhuna daha uygun olduğunu çekinmeden söylüyor. İmam-ı a’zam, Karaman kadar İslamın ruhuna vakıf değil miydi?

İmam-ı Rabbani hazretleri, Mebde ve mead Risalesinin 30. fıkrasında buyuruyor ki:

“Namazda kıraat farzdır. Hadis-i şerifte de (Fatihasız namaz olmaz) buyurulduğu halde hakiki kıraati bırakıp kıraat-ı hükmiye karar verilişinin sebebini anlayamadım. Mezhebimiz Hanefide imam arkasında kıraata dair açık bir delil bulunmamasına rağmen mezhebe uyarak imam arkasında FATİHA okumazdım. Zira okusam mezhepten çıkmış olurdum, halbuki mezhepten çıkmak ilhaddır.”

Demek oluyor ki, İmam-ı Rabbani gibi müceddid ve müctehid bir veliyyi kamil, delilini bilsin veya bilmesin istisnasız mezhebinin bütün hükümlerine tabi oluyor, bir hükme bile tabi olmamayı mezhepten çıkmak ve ilhad kabul ediyor. Şu halde zahir ve batın ilimlerinde mütehassıs senet âlim, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğine göre, Hanefi bir Müslüman, Şafiiye uyarak karısını boşamazsa mülhid oluyor, mezhepsiz oluyor.

Karaman, “Mahremi bile olsa kadına dokununca da abdest bozulur” diyerek İmam-ı Şafinin ictihadını İslamın ruhuna uygun bulmuyor. Şafii mezhebinde mahremi olan kadına dokununca abdest bozulmaz. Karaman, niçin bozar diyor? Mezheplerde doğru yanlış aramaktan öğrenmeye acaba vakit bulamadı mı ki? Yoksa mahrem kelimesini mi bilmiyor? Bir insanın hanımı, kendisine mahrem değildir.

Karaman mezheplerde doğruyu yanlışı arayacağına, kendisi nasıl olsa en doğruyu bilebiliyor. En doğru bir mezhep kursun. Buna kim ne diyebilir? Lütfen dört hak mezhebi birbirine karıştırmasın.

“Vehhabilik sünni bir mezhep olmakla beraber, şirkten kaçmak, tevhidi korumak için, bazı ifratlara düşmüştür” diyor. Burada üç büyük hata var:

1- Hiç bir Ehli sünnet âlimi Vehhabiliğe sünni mezhep dememiş, aksine sayısız reddiyeler yazmıştır. “Nimeti İslam” Kitabının nikah bahsinde Vehhabilliğin zındıklık olduğu bildirilmektedir.

2- Vehhabilik sünni bir mezhepmiş de yalnız bazı ifratları varmış, ifrat ne ile bilinir? Kitap ve Sünnete göre bilemeyiz. Bütün sapık mezhepler, kendi mezheplerinin de Kitap ve Sünnete dayandıklarını iddia etmişlerdir. İfrat ve tefrit Ehli Sünnet akidesine göre ölçülür. Vehhabilik eğer sünni bir mezhep ise ifratı olmaz onun. Çünkü farklı ictihad rahmettir, ifrat değildir.

3- Vehhabilerin şirkten kaçmak ve tevhidi korumak gibi iyi niyetleri varmış. 72 sapık mezhebin hepsi de iyi niyetli idi, fakat hepsi de Ehli Sünnetin dışına çıktığı için sapıttı. “Cehennem iyi niyetlilerle doludur” mealindeki hadis-i şerife göre iyi niyetle işlenen günah ve küfürlerin mazeret sayılmaz.

Karaman, Reşit Rıza için “Müellifin selefi oluşunu, Vehhabilikle karıştırmışlardır” diyor. Demek ki, Reşit Rıza’nın mezhebi yokmuş, dört mezhepten birisine mensup değilmiş, selefi imiş. Halbuki selefilik vehhabiliğin diğer adıdır. Vehhabiler selefiyiz diyorlar.

Karaman, Reşit Rıza’nın kitabından şu dört cümleyi seçiyor:

1- Bugün fetva makamından çıkan fetvalar İslam fıkhı, hele hiç olmazsa 4 mezhep üzerine olmalı.

2- Bugün hiç olmazsa 4 mezhep imam ve fakihlerinin görüşlerinden süzülmüş bir kitap telif edilmeli.

3- Müminlerin ibadetler konusunda herhangi bir müctehidi -mezhebi- taklit etmelerinde mahzur yok.

4- Fakat bir kimse müctehid imamların hepsini sever ve sayar da sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde onların her birine tabi olursa davranışı övgüye layık olur.

Bu cümleleri inceleyelim:

1- Birinci cümlede tek mezheple değil, İslam fıkhı ile fetva verilmesi isteniyor ki, tek mezhebe bağlılığın islam fıkhı demek olmadığı açıkça söylenmektedir, İmam-ı a’zam tek mezheple amel etmiştir, Hanefiler, Şafiiler, Malikiler tek mezheple amel etmiştir. Selefi meşreplilere göre bunlar İslam fıkhı ile amel etmiş sayılmıyor. “Hiç olmazsa dört mezhep üzerine fetva verilmeli” demek de, dört mezhepten seçilerek verilmeli demektir. Yine tek mezhebe düşmanlık.

2- “Dört mezhebin hükümlerinden süzülmüş bir kitap telifi” ne demektir? Açık şekilde dört mezhebi tek mezhep halinde birleştirmek değil midir? Bu mezhep böyle diyor, öteki müctehid şöyle diyor, diyerek fıkıh anarşisi çıkarmak değil midir? Dört mezhebin kitaplarını bir kitap halinde, dört yolu bir yol halinde birleştirmek dört mezhebi kaldırmak değil midir?

3- Üçüncü cümle ile de tek mezhebe bağlı kalma mecburiyeti kaldırılmak isteniyor. Bir müctehide bağlanılabilir deniyor. Karaman parantez açmış, müctehidden kasıt mezhep diyor. Halbuki Reşit Rıza’ya göre müctehidlik iddia eden herkes mezhep sahibidir.

4- Dördüncü cümle de çok enteresan… Mükellefin müctehid imamların sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde onların her birine tabi olması övgüye layıkmış. Ne demek bu? Müctehid imamların sünnete uygun olup olmadığını kim tespit edecek? Cevap olarak “bir kimse” deniyor. Yani önüne gelen mezhep imamlarının hatasını araştıracak. Hak olan mezheplerde sünnete aykırı taraf bulunmadığı için hak mezhep denmiştir. “Sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde” tabirini kullanmakla “Sünnete uymayan yerleri de var” denmek istendiği gizli değildir. Bir kimse, sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde bazen bu müctehidi, bazen ötekini taklit ederse, yani her mezhepten işine gelen yerleri alırsa, buna mezhepsizlik derler.

Karaman Yavuz’a soruyor: “Kendinizi Ehli Sünnetin mihengi mi zannediyorsunuz? Size böyle bir ehliyet diplomasını veya icazetini kim verdi?”

Mezhepsizlere göre mihenk taşları, mezhep imamları ile müctehidler değildir. Mezhep imamları da insan olduğu için hata ederlermiş, mezhep imamlarının Kitap ve Sünnetten çıkardığı hükümler ölçü olmazmış. ancak mezhepsizlerin Kitap ve Sünnetten çıkardığı hükümler ölçü ve mihenk taşları oluyormuş. Mezhep imamları insan olduğu için yanılıyor, fakat mezhepsizler insan olmadıkları için hata etmezlermiş. Davudoğlu hoca, Mezhepsizler için onlar insan değil, belhüm edal derdi.

Karaman, Yavuz’a soruyor: “İslam davasına bizden fazla sahip çıkma hakkını nereden alıyorsunuz? Size böyle bir ehliyet diplomasını veya icazetini kim verdi?”

Karaman’a mezhepler arasında tercih yapma, bir hükmün İslam’ın ruhuna daha uygun olduğunu, diğerinin uygun olmadığını söyleme icazetini kim vermişse, Yavuz’a da böyle bir işin caiz olmadığını söyleme icazetini o vermiştir.

h1

Hazret-i İbrahim’e İftira Ediyorlar

25 Mayıs, 2007

ibrahimi dinler masalı

Soru: Son günlerde İbrahimi dinler diye bir şey söyleniyor.

Din kitaplarında böyle bir tabir var mı?

CEVAP
Böyle bir tabir yoktur.
Sadece semavi dinler tabiri geçer. Bunlar Hıristiyanlığı ve Yahudiliği hak din gibi göstermeye çalışan misyonerlerin sinsi bir oyunudur. İbrahimi dinler diye milleti toptan gayri müslim yapmaya çalışıyorlar. Allahü teâlânın, İslamiyet’i göndererek yürürlükten kaldırdığı bozuk dinleri [Hıristiyanlıkla Yahudiliği] yürürlüğe koymaya ve ehl-i kitap denilen gayri müslimleri müslüman göstermeye gayret ediyorlar.

Allahü teâlâ, o dinler bozulduğu için, son olarak İslam dinini göndermiştir. O dinler bozulmamış bile olsa, sonraki gelen din önceki dini nesh eder, yürürlükten kaldırır. Onun için Hıristiyanlığı, Yahudiliği hak din gibi göstermeye çalışmakta bir art niyet yoksa, misyonerlerin tuzağına düşmekten başka şey değildir.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; o, Allah’ı bir tanıyan doğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67]

Allah böyle buyuruyor, misyonerlerin uşakları, Hıristiyanlık ve Yahudilik için, İbrahimi din diyor. İbrahim aleyhisselam Hıristiyan veya Yahudi mi idi? Değilse ne diye ona böyle iftira ediliyor?

İbrahimi dinler
perdesi altında gayri müslimlere kucak açanlar, şu âyete de aykırı hareket etmiş olur:

(Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlar ve Yahudiler senden hoşnut olmazlar. De ki “Doğru yol, ancak Allah’ın [bildirdiği İslamiyet] yoludur.”) [Bakara 120]

Şimdiki Yahudi ve Hıristiyanlar, Muhammed aleyhisselama inanmadıkça, yani Müslüman olmadıkça ebedi Cehennemliktir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Cennete ancak Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim]

(Beni duyup da Peygamber olduğumu kabul etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.) [Hakim]

Müslüman olan Allah’a inanır. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde buyuruyor ki:

(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19] (Yahudilik ve Hıristiyanlık denmiyor)

(Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3] (Yahudilik ve Hıristiyanlık denmiyor)

(İslam’dan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.)
[Al-i İmran 85] [Bu âyete rağmen İbrahimi din diye başka bir din nasıl aranır?]

(Allah’a ve onun ümmi nebi olan Resulüne iman edin, ona uyun ki doğru yolu bulasınız.)
[Araf 158] (Muhammed aleyhisselama iman etmeyen, Ona uymayan Yahudi ve Hıristiyanlar Cehennemliktir.)

(De ki, “Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer
[uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]

(Allah ile resullerinin arasında farklı bir yol tutmak isteyenler kâfirdir.)
[Nisa 150,151]

(Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]

(Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfal 13]

(Kimi, ona
[Resulüme] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56]

(Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.)
[Muhammed 33]

h1

Diyaloğa Evet, İstismara Hayır!

25 Mayıs, 2007

Dinler Arası Diyalog


Diyalog dinimizin emri… Hıristiyan, Yahudi; dinli dinsiz herkesle diyalog şart. Hele zamanımızda bu daha da önem kazandı. Çünkü, dünya küçüldü, insanlar birbiri ile iç içe yaşamak zorunda. İnancı ne olursa olsun, her insanın huzur ve emniyet içinde yaşaması tabii hakkı. Bu da ancak, diyalogla, hoşgörü ile, karşılıklı saygı ile olur.

Hal böyle olunca, Müslümanın diyaloğa, hoşgörüye karşı çıkması mümkün değil. Zaten bu diyalog İslam dünyasında asırlardır, en güzel şekilde yaşanmış. Bizzat Peygamber efendimiz Hıristiyanlarla, Yahudilerle diyalog kurmuş. Onlara iyi davranmış, ibadetlerine mani olmadığı gibi , ibadetlerini rahat yapabilmeleri için kolaylıklar sağlamış. Onlarla alış veriş yapmış, onların yemeğini yemiş, elbiselerini kullanmış…

Daha sonraki devirlerde de Müslüman ülkelerde, Müslümanlarla, gayri müslimler hep iç içe yaşamışlar; hatta Müslüman ülkeler gayri müslimlerin sığınak yeri olmuştur. Bütün Avrupa’nın dışladığı, gemilerde ölüme terk edilen Yahudilere sadece Osmanlının sahip çıkıp, onları İstanbul’a yerleştirdiği herkes tarafından bilinen gerçeklerden sadece biri.

Bütün bilinen bu gerçeklere rağmen, bugün,sanki, farklı din mensubu insanlar arasındaki diyalog kopmuş, dinler savaşı yaşanıyormuş gibi, Vatikan’ın diyalogla yatıp, diyalogla kalkması Müslümanları haklı olarak endişelendirdi. Acaba, altından nasıl bir çapanoğlu çıkacak diye merak edildi.

Sonunda bulutlar dağıldı; Vatikan’ın gerçek niyeti diyalog değil, bunu istismar ederek, Hıristiyanlığın propagadasını yapmak olduğu ortaya çıktı. Papa 2. Jean Paul, Sen Pietro Kilisesinde, (25.6.2000) düzenlenen ayinde, ‘’Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek, gerçek maksadını açıkca ortaya koydu. Böylece “Din mensupları arasındaki diyaloğa evet. Ama, istismara hayır!” sözümüz bir kere daha haklılık kazanmış oldu.

Artık kabak tadı vermeye başladı bu propagandalar. Basının alay konusu oldu; şov yapmakla suçlandı Vatikan. Kendi din mensupları bile rahatsız oldu; Vatikan’ın bu istismar kokan, açıklamalarından, uydurulan efsanelerden, sırlardan(!) sıkılmaya başladı. Günlerdir beklenen Vatikan’ın canlı yayındaki açıklamasını, yerli – yabancı bütün basın “sırlar fos çıktı” yorumu ile verdi. İtalyan halkından gelen olumsuz tepkileri gören Vatikan geri adım atarak Papa’nın tam tersine, “Fatima olayının dini bir tarafı yok, mucizevi bir olay değil” açıklaması ile halkın tepkisini azaltmaya çalıştı.

Zaten tarih boyunca, Vatikan hiçbir zaman tavrını net bildirmedi. Sözü ile özü bir olmadı. Gerçek niyetleri hep saklı kaldı. Başarırlar veya başaramazlar, ama bu defa gerçek niyetlerinin; dinlerarası diyalog, hoşgörü adı altında, dinleri birleştirmek, sonra da bütün dünyayı Hıristiyanlaştırmak olduğu ortaya çıktı artık.

İşin başka bir yönü de, bütün bunları Vatikan’ın kendiliğinden yapmadığıdır. Arkasında, Batı devletlerinin olduğudur. Batı, özellikle İngilizler, asırlardır Osmanlı ile uğraştı. Daha o zamanlar Türkleri, elde ettikleri bazı paşalar vasıtasıyla Hıristiyanlaştırmak istediler, fakat tutmadı. Tutmayınca, Osmanlıyı yıktılar, bu yetmedi, bu defa da İslamiyeti hedef aldılar.

Batılı ülkeler biliyorlar ki, bugün de, Türkiye, Avrupa için çetin cevizdir. Bunun için Avrupa Birliği, bu halimizle bizi aralarında görmek istemiyor. Dışarıda bırakmaktan da korkuyorlar çünkü o da ayrı bir tehlike onlar için.

Bunun için Hıristiyanlaştıramadıkları takdirde ne yapılacağına dair alternatif planlar üretiyorlar: Gerçek İslam onlar için her zaman tehlike demektir. İslamiyeti yakından tanıyan Hıristiyan alemi Müslüman olabilir. Avrupa’nın dengesi değişebilir. Bu tehlikeden ancak, şimdiki Hıristiyanlık gibi, gerçeği ile ilgisi olmayan, sadece ismi İslam olan bir din geliştirerek kurtulabileceklerine inanıyorlar.

Planlanan bu dinde, İslamın temel inançları ile amellerinin esası olan fıkıh olmayacak; alimler, mezhepler devre dışı kalacak. Dünya işleri ile ilgisi kesilecek; haramı, helalı olmayacak, tamamen ruhanî olacak. Kısacası, namazsız, oruçsuz, zekatsız… felsefi konularla donatılmış bir din olacak.

Bunun için de, dinin muhatabı, tatbikçisi Peygamberimiz, devre dışı bırakılacak; hadîs-i şerifler, “uydurma, aslı yok” ithamı ile dinin kaynağı olarak kullanılmayacak. Kur’an-ı kerime de tespit edilen esaslar doğrultusunda mana verilecek. Bazı âyetler zamana uymuyor diye devre dışı bırakılacak. Böylece, İslâmiyet bir hümanizma, bir ahlâk sistemi haline getirilecek. Batı’nın planı, hesabı bu…

h1

Gayri Müslimlere rahmet dilemek!

18 Mayıs, 2007

Fethullah Gülen ve Papa

Soru: Bazıları, “Papanın imansız öldüğünü nereden biliyorsunuz, belki son nefesinde iman etmiştir. Bu bakımdan ‘rahmetli papa’ demek gerekir. İman kalbde bulunur. Kalbde iman olduğunu Allah bilir. Başkası bilemez. Kalbinde iman bulunan kimseye, mesela papaya kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Gayri Müslimlere de imanlı olabilir gözü ile bakmak, onları sevmek gerekir. Papa gibi yaşlı ise elini de öpmek gerekir” diyorlar.

Gayri Müslimlerin ölülerine rahmetli demek caiz midir?

CEVAP

Dinimiz zahire göre hükmeder. Müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, imanı olduğunu anlamalı, dinden çıktı dememelidir. Fakat bir kimse, gayri Müslim ise, buna kâfir denir. Kâfirlerin ölüsüne dirisine dua eden, onlara rahmetli diyen kimse, eğer Müslüman ise, o da kâfir olur.

Sualdeki aynı bozuk mantık, puta tapanlar için de, ineğe maymuna tapanlar için de, Ay’a Güneş’e ağaca tapanlar için de ve diğer bütün kâfirler için de kullanılabilir. Peki ama bunun Müslümanlıkla ne alâkası olur? Bu tür iddialar, “âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere, Allah indinde hak dinin İslam olduğuna inanmıyorum” demenin kamufleli şeklidir!…

***

Soru: Anam babam gayri Müslim idi. Şimdi öldüler. (Ya Rabbi, anama babama rahmet eyle, onları affet) diye dua etmem caiz midir?

CEVAP

Kâfire mağfiret duasında bulunmak küfürdür. Çünkü kâfirlerin hiç affolmayacağı, ebedi Cehennemde kalacağı Kur’an-ı kerimde açıkça bildirilmektedir. Onların affı için dua etmek Allahü teâlânın emrine inanmamak olur. Kâfirler için dua etmek yasaklanmıştır.

Bir âyet-i kerime meali:

(Cehennemlik oldukları [Kâfir olarak öldükleri] açıkça belli olduktan sonra, akraba da olsa, nebinin de, müminlerin de, müşrikler için af dilemeleri doğru değildir.) [Tevbe 113]

Yaşayan gayri Müslimlerin hidayete ermeleri için dua edilir. Peygamber efendimiz, kâfirlerin hidayete kavuşmaları için dua etmiştir. Kâfirlerin yok olması için dua et denildiğinde Resulullah efendimiz, (Ben lanet etmek için gönderilmedim. Ya Rabbi, bunlara hidayet et. Tanımıyorlar, bilmiyorlar) dedi. Başka bir zaman da, (Ya Rabbi, bu dini, Ömer bin Hattab ile yahut Amr bin Hişam [Ebu Cehil] ile kuvvetlendir) buyurmuştur. Hz. Ömer bu dua sebebiyle Müslüman olmuştur.

Hazret-i Ebu Hüreyre anlatır:

(Annem müşrik bir kadın idi. Ne kadar İslam’a davet ettiysem de kabul etmedi. Resulullaha gittim, (Ya Resulallah, dua edin de anneme iman nasip olsun, hidayete kavuşsun) dedim. Dua buyurdu. Ben de anneme müjde vermek için eve gittim. Evin kapısı kilitli idi. Su seslerinden guslettiğini anladım. Annem az sonra elbisesini giyip kapıyı açtı, şehadet getirerek Müslüman olduğunu bildirdi. Hemen koşarak Resulullahın huzuruna gittim. (Müjde ya Resulallah, annem Müslüman oldu) dedim. Sonra, (Ya Resulallah, bir dua daha edin de, beni ve annemi bütün Müslümanlar sevsin, biz de bütün Müslümanları sevelim) dedim. Resulullah bunun için de dua buyurdu. Hiçbir mümin yoktur ki, benim adımı işitsin de beni sevmemiş olsun.) (Şevahid-ün-nübüvve)

Bu olay gösteriyor ki, Hz. Ebu Hüreyre’yi sevmeyenlerin Müslümanlıklarından şüphe edilir.

Hiç bir müminin Cehenneme girmemesi için dua etmek caiz değildir. Çünkü, sapık günahkâr, bid’at ehlinden bir kısmı günahları sebebiyle mutlaka Cehennemde azap görecekler, şefaat yahut başka bir sebeple çıkacaklardır. Bu bakımdan öyle dua etmemelidir.

Ama (Bütün Müslümanlara, bütün müminlere rahmet eyle, onları affet) diye dua etmekte mahzur yoktur. Böyle dua edilmesi âyet ve hadislerle bildirilmiştir.

Bir âyet-i kerime meali:

(Ey Rabbimiz, herkesin hesaba çekileceği gün, beni, ana babamı ve bütün müminleri affet.) [İbrahim 41]

İki hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Erkek ve kadın müminlere dua eden, bütün mümin sayısınca sevab alır.) [Taberani]

(Sizin amelleriniz ölü akrabanıza duyurulur. Durumunuz iyi ise sevinirler, günahkâr iseniz şöyle dua ederler: Ya Rabbi bize nasıl hidayet ettinse, onlara da hidayet etmeden canlarını alma.) [Hakim]