Archive for Aralık 2006

h1

Dinler Arası Hoşgörü Tuzağı

21 Aralık, 2006

Dinler Arası Diyalog ve Hoşgörü

Vatikan, Batı’da daha uzun süre ayakta kalamayacağını anlayınca, Müslümanların, dağınıklığından, kimsesizliğinden, fakirliğinden istifade etmek için Doğu’ya yöneldi. Müslüman ülkelerinde Hıristiyanlaştırma çalışmasını başlattı.Bunu iki safhada yapmayı planlıyorlar. Önce, çeşitli baskılarla, entrikalarla, ithamlarla Müslümanları sindirmek ve saha dışına itmek. Sonra da bu boşluğu doldurmak.Bu maksatla, soğuk savaşın sona ermesinden “Kızıl tehlike”nin bertaraf edilmesinden sonra, “Yeşil tehlike!”yi ortaya attılar. Ve en büyük stratejilerini “İslam fundamentalizmi” olarak adlandırdıkları ve terörle özdeşleştirerek İslam dünyasını mahkum etmeye karar verdiler.

Daha sonra da, “İslam’ı protestanlaştırmaya”, yani İslamı emir ve yasakları olmayan, felsefi ahlakı bir sistem haline getirerek dünyaya, hayata ilişkin entelektüel, siyasi, ekonomik, kültürel taleplerini iptal etmeye çalışmak. Yani İslamın içini boşaltmak. Bunun için de en etkili yol olan, temel fıkıh kitaplarını; âlimleri, mezhepleri bertaraf etmek.

Hıristiyanlaştırmada takip ettikleri yol da “Diyalog” projesi. Projeyi ortaya atan Vatikan. Asırlardır Müslümanlara karşı en ufak bir müsamahası, hoşgörüsü olmayan Vatikan’ın bu girişiminden iyi niyet beklenebilir mi? Sözde diyalogla orta yolu bulacaklar. İki ayrı dinde orta yol nasıl bulunacak? Her iki din de %50 taviz verecek, inançlarından feragat edecek böylece ortak noktada buluşulacak! Bir dinin yarısı giderse geri kalana din denir mi? Yok diyalogtan maksadımız, iyi ilişkiler, iyi komşuluklar deniyorsa o zaten asırlardır var; mesela İstanbul’da asırlardır Müslüman, Hıristiyan, Yahudi yanyana yaşamışlar. Kimse kimsenin ibadetine, yaşayışına karışmamış. Diyalogun âlası uygulanmış. Bunların diyalogtan maksatları başka.

Nitekim, diyalogun mimarlarından olan diyalog toplantılarında hep komisyon başkanlığına getirilen bir ilahiyat profesörü “Ben yurt dışına gittiğim zaman sık sık Kiliselere gidiyorum; çok da lezzet ve zevk alıyorum” diyor.

Aynı Prof. diyalog konusunda da, “Efendim, diyalog ve hoşgörü devam edecekse, Hıristiyanlarla konuşurken sizin kitabınız bozulmuş, sonradan değiştirilmiş; en hakiki din benim dinim demeyeceksiniz.” diyor.

Yine diyalogcular, “Sadece,’La ilahe illallah’ demeyi, ‘Muhammederresulullah’ dememeyi telkin ediyorlar.”

Bu sözler diyaloğun gerçek amacını göstermede ip uçları veriyor: Demek ki, diyalog ve hoşgörü uğruna kendi Dinimizin, Kitabımızın ve Peygamberimizin hak ve en son olduğunu söylememeniz gerekiyormuş. İşte diyalog ve hoşgörü dediklerinin en kısa tarifi bu.
Artık görevler de değişti herhalde. Din adamları dini savunmayınca dini savunmak başkalarına kaldı. Nitekim, Türkiye Sağlık-İş Sendikası Başkanı Sayın Mustafa Başoğlu diyalog toplantısında tahammül edemeyip, “Ben burada öyle şeyler dinledim ki, bana öğretilen dine uymuyor. ‘Son hak din İslâm demeyeceksiniz’ ne demek? Son hak din İslâmsa, Kur’an öyle diyorsa, öyledir. Diyalog isteniyorsa öyle konuşmayacaksınız olmaz böyle şey” demek zorunda kalmıştır.

İki dinin temsilcilerinin konuşmaları da, diyalogun maksadının, iyi ilişkiler, iyi komşuluklar olmadığını göstermektedir. Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa’yla görüşmesinden sonra, “ Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür ‘diplomatik ilişkiler’le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da ‘diyalog’ geliştirilecek mi?” sorusuna, “İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar… “ cevabını vermiştir. (T. Akyol – Milliyet- 17.6.2000)

Aynı soruyu, Sayın Yılmaz’dan sonra Başkanlık koltuğuna oturan Sayın Ali Bardakoğlu’na, Armada otelinde düzenlenen, “Türkiye ve Avrupa’da Din, Devlet ve Toplum- Dinlerarası Barışçı bir Ortak Yaşam için Olanaklar ve Engeller” konulu konferansta ayak üstü sordum. Net bir cevap vermedi. Oturumda sormamı istedi. Oturumda, Prof. Dr. Niyazi Öktem bu konu ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın organizesi ile üç dinin mensupları olarak, I. Harran toplantısını Urfa’da yaptık. II. Harran toplantısını da, Mardin’de yapacağız. Vahiy, Tanrı, gibi konular gündeme getirilerek tartışılacak; tabular yıkılacak.”

Toplantıda Sayın Öktem’e sordum: “ Dinlerarası Diyaloğun insani boyutunu anlıyoruz. Bu önce de vardı bundan sonra da olacak. Bunun devamında ve geliştirilmesinde fayda var. Ancak diyaloğun ikinci boyutu net değil; hayli karanlık. Vahiy, Tanrı gibi konuları tartışarak nereye varmak istiyorsunuz; üç dinin dışında yeni bir din mi ortaya çıkartmak istiyorsunuz, yoksa Vatikan’ın sık sık dile getirdiği gibi, nihai birleşme Hıristiyanlıkta mı olacak?”

Tahmin edeceğiniz gibi tatmin edici bir cevap alamadım. “Savaş olmasın, barış olsun…” türünden birşeyler söyledi. Papa 2. Jean Paul da, Sen Pietro Kilisesinde, 25.6.2000 günü pazar ayininde;‘’Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek diyalog sonunda nerede birleşeceğinin adresini de vermiş oluyor.

Bütün bunlardan sonra, Vatikan’ın başlattığı “Diyalog” projesinin İslamiyet için faydalı olduğunu söyleyene kim inanır? Basiret sahibi herkes bunun Vatikan’ın sinsi bir oyunu olduğunu hemen anlıyor. Cenab-ı Hak bilerek veya bilmeyerek böyle sinsi oyunlara alet olmaktan muhafaza etsin! Alet olanları da kısa zamanda kurtarsın!

Reklamlar
h1

Vatikan Doğu’ya yöneldi

20 Aralık, 2006

Misyonerlik

Vatikan zor durumda. Çünkü, son yüz yıldır Hıristiyan inançlarının ilme, fenne uymadığını gören Hıristiyanlar hızlı bir şekilde dinden uzaklaşıp ateist olmaktadırlar. Ateist olanların oranı her gün biraz daha artmakta; %70’in üzerine çoktan çıkmış bulunmaktadır. Hıristiyanlık, mensuplarını manevi yönden tatmin edemeyince, halk maddeye yöneldi. Bu yöneliş insanları maddeye tapma noktasına getirdi. Herşey madde olarak görülmeye başlanınca da her türlü sapıklıklar ve gizli ateistlik hareketleri başladı.

Siz resmi rakamlara bakmayın. Kağıt üzerinde de olsa Hıristiyan görünmeyip, Kilise vergisini vermeyenlerin cenazelerini Kilise kaldırmadığı için cenazeleri ortada kalmasın diye halk Hıristiyan görünmektedir.Halkın artık Kiliseye itimadı hızla azalmaktadır. Bırakın sıradan halkı papazların bile inancı zayıflamıştır. Bunun için, papazlar, rahibeler arasında fuhuş, sapık ilişkiler sıradan olaylar haline gelmiştir. Bu tür haberleri önceleri devamlı yalanlayan Vatikan, bugün mecburen kabullenmek zorunda kalmıştır.

“AA” ve “AFP” haber ajanslarının 29.03.2002 tarihli, “Papa’nın paskalyası sübyancı rahibeler yüzünden zehir oldu” başlığı ile verilen habere göre, Papa yaptığı paskalya konuşmasında, 5 bin piskopos ve 400 bin rahibi ihanetle suçlayıp, imansızlıklarını kamuoyuna açıklamaya davet etmiştir. Haber şöyle devam ediyor:

“Katolik din adamlarının son haftalarda ortaya çıkan sübyancı ve eşcinsel skandalları Avrupa`yı sarsarken, özellikle ABD`de din adamlarının, çocukları cinsel taciz haberleri Kiliseyi iyice zor duruma soktu.Son olarak ABD`nin Boston kentinde 66 yaşında eski bir papaz, bir çocuğa tecavüz etmekten 10 yıl hapis cezasına çarptırılınca, Kardinal Bernard Law da 80 rahibin ismini adalete vermeyi kabul etti.Palm Beach piskoposu, 25 yıl önce bir papaz okulu öğrencisine cinsel saldırıda bulunduğunu kabul ettikten sonra görevinden istifa etti. New York`ta da Kardinal Edward Egan benzer suçlamayla sanık sandalyesine oturdu.”

Yine AA’nın 14.06.2002 tarihli “Kilise özür diliyor” haberine göre,

“ABD Katolik Kilisesini sarsan çocuklara tecavüz skandallarının ardından tarihi bir toplantı yapan piskoposlar, rahiplerin tecavüzüne uğrayanlardan özür dileyerek, çocuklara sarkıntılık eden tüm din adamlarının aforoz edileceğini bildirdiler.Çok sayıda rahibin uzun yıllar, kilisede günah çıkarmaya gelen, Kilise korosunda çalışan veya kimsesiz olduğu için kiliseye sığınan erkek çocuklara tecavüz ettiği medya tarafından ortaya çıkarıldı. ABD`de Katolik Kilisesi`ni sarsan skandalın patlak vermesiyle şimdiye kadar 16 rahip intihar ederken, hakkında soruşturma açılan başka rahiplerin de intiharından endişe ediliyor.”

Bunun gibi yıllarca gizli tutulan insanlık dışı olaylar bir bir ortaya çıkmaya başlayınca, Vatikan geleceğinden endişe etmeye başladı. Bu olup bitenlerden sonra, Batı‘da daha uzun süre ayakta kalamayacağını anladı. Çünkü, bunca olumsuzlukları yok edip, itibar kazanması artık mümkün görünmüyordu.

Gelişen bu olaylar karşısında Vatikan’ın yeni bir politika geliştirmesi gerekiyordu. Derhal bunun çalışmasını başlatarak Doğu’ya yönelmeye karar verdi. Başsız, kimsesiz, fakir Müslüman halkları çeşitli entrikalarla Hıristiyanlığa özendirip dinlerinden döndürme çalışmalarına başladılar.

Bu iş için akıl almaz bütçe ayırdılar. Sözde yardım teşkilatları kullanılarak Müslüman fakir halka para dağıtmaya başladılar. Sadece Adapazarı depreminden sonra 13 milyon dolar yardım yaptıklarını Vatikan yardım teşkilatı temsilcisi ifade etti. Depremzedelere içine 50-100 dolar konularak İncil dağıtıldığı, pek çok gencin Hıristiyan olduğu basında yer aldı. (22.5.2002-Hürriyet)   Doğuda, misyonerlik faaliyetlerinde, Hıristiyanlığı yaymada en büyük ümitleri de “Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” projesi.

h1

Bir diyalogcu ile diyalog…

19 Aralık, 2006

diyalogcu


Diyalogcu: Diyalogculara karşı çıkmakla ittihad-ı İslam gerçekleşmez ve “Müminler kardeştir” âyetine uyulmaz ki…

– Hıristiyanlara kucak açmakla ittihad-ı İslam gerçekleşmez ki… Papanın ve papazın elini öpmekle, “Müminler kardeştir” âyetine uyulmaz ki… Yapacaksan, önce yetmiş parçaya bölünmüş Müslümanları birleştir.

Diyalogcu: Artık internet ile kötülüğe ulaşmak çok kolaydır, bu kötülükler dinlere hayat hakkı tanımadığı için, ayakta kalmak isteyen dinler diyalogtan yana olmak zorundadır.

Hıristiyanlar, Müslümanlığı yok etmek için dinsizlerden daha çok çalışıyorlar. Hıristiyanların misyoner teşkilatı var, ateistler ve komünistlerin böyle bir teşkilatı yok. Eskiden zimmi olanlar vardı. Devletin gölgesinde yaşadıkları için diyalog önem taşırdı. Harbi olanlarla diyalog zararlı olur.

Diyalogcu: Öyle tv programları var ki, dini, imanı yele verebilir…

– Hıristiyanlar zaten bunu yapıyor. Diyalog olunca bu programları kaldıracak mı? Adamlar papaza gidip günah çıkarıyorlar. Onlara göre, zinanın ne sakıncası olur ki?

Diyalogcu: Ayyaşlık yaygın hâl almış… Fuhuş moda haline gelmiş…

– Hıristiyanlıkta içki ve sarhoşluk günah değil ki… Diyalog kurulunca içkiden vazgeçecekler mi?

Diyalogcu: Bu olumsuzluklar insanların dinlerden ne kadar uzaklaştığını göstermektedir.

– İslam ile diğer dinler mukayese kabul eder mi? İnsan, diğer dinlerden ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyi. Bir dinsizin Müslüman olması mümkün, fakat Hıristiyanın Müslüman olması daha zordur.

Diyalogcu: Kiliseler, havralar kadar camiler de boşaldı. Hurafeler, bid’atler bütün dinleri sardı. Eğer yeryüzünde din adına bir şeyler kalacaksa, dinler arasında yardımlaşma şarttır.

– Diyalog ile hurafe ve bid’at nasıl temizlenir ki? Hak olmayan Hıristiyan ve Yahudilikteki bid’at ve hurafeyi kaldırsak bile ne önemi var? Zaten o hak değil. Ondaki hurafeyi kaldırmanın maksadı var mı?

Diyalogcu: Diyalog, dinlerin birleşmesi değil, yardımlaşmasıdır.

– Hıristiyan ve Yahudi bize, biz ona ne yardım edeceğiz? Bunların ne yardımı olur ki?

Diyalogcu: Diyalog anlaşmadır, bir kısım prensiplerde mutabık kalmaktır.

– Hep yuvarlak konuşuyorsunuz. Ne anlaşması, hangi prensiplerde mutabık kalınacak? Programın ne? Bunlarla anlaşılabilecek tek mesele, tek Allah inancıdır. Fakat Hıristiyan üç tanrı varken senin tek Allah’ına inanır mı? Sayın diyalogcu, lütfen açık ol, kâfirlerle ne diyalogunun peşindesiniz? Onlar gölge etmesin, başka ihsan istemeyiz. Misyoner faaliyetlerini durdursunlar yeter. Ama buna diyalogcuların gücü yetmez.

Diyalogcu: Hz. Muhammed de gayri müslimlerle 52 maddelik bir anlaşma yapmıştı. İslam tarihinde yabancılarla yapılan anlaşmaların sayısı pek çoktur.

– Düşmanlarla anlaşma yapılır fakat bu anlaşmaya diyalog denmez. Siz anlaşma değil, diyalog peşindesiniz. Günah çıkarmayın, misyonerliği bırakın, üç tanrıya inanmayın gibi bir anlaşma mı imzalayacaksınız? Yoksa…

Diyalogcu: Hıristiyanlarla yardımlaşmamız lazım.

– Onlar bize ne yardımı yapacak? Tarihte görüldüğü gibi hizmet perdesi altında Hıristiyanlık propagandası yapacaklar. Zaten (gayemiz, dünyayı Hıristiyanlaştırmaktır) diyorlar.

Diyalogcu: Ne o beni Hıristiyan yapabilir, ne de ben onu Müslüman yapabilirim, benim gayem, dinsiz kalmak istemeyenlerle el ele vereceğim.

– Hıristiyan’la el ele vermek anlaşma mıdır, yoksa dostluk mudur? Belki onlar, seni Hıristiyan yapamaz ama, onların tek gayesi herkesi Hıristiyanlaştırmaktır. Bile bile bunun üstüne gitmek, dinini bilmeyen Müslümanları kurban etmek olmaz mı? Dinini bilmeyen Müslümanları peşkeş mi çekeceksin? Yoksa Hz. İsa onları kurtarır diyerek gizli bir maksadın mı var?

Diyalogcu: Televizyonda ahkam kesip, diyaloga karşı çıkanlar, bir zamanların TCK’nın 163. maddesinin hışmına uğramayan kimselerdir.

– Diyalog olunca, ceza kanunları kalkacak mı?

h1

Diyalog ve güvenliğimiz…

14 Aralık, 2006

Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal

Son yıllarda tatsız gelişmeler oluyor. Avrupalı parlamenterler açıkça Ayasofya’nın Kilise olmasını, İstanbul’un adının değiştirilmesini istiyorlar. yıllar evvel “Ayasofya’yı ortodoks ibadetine açacaklar” dediğinde gülmüş geçmiştik. Ama zaman onu haklı çıkaracak herhalde. Altındal bıkmadan aynı cümleleri tekrar tekrar söylüyor: Bazıları misyonerleri anlamamakta ısrar ediyor “Efendim bunda ne var” diyorlar, “üç beş Hiristiyan gelmiş, dinlerini tebliğ ediyor. Eh, biz de Almanya’da aynı şeyi yapıyoruz. Bu herkesin hakkı, kaldı ki AB’nin din ve vicdan hürriyeti ile ilgili kriterlerine uyuyor.”

– Öyle mi Sayın Altındal?

– Öyle değil işte. Avrupa’da İslâm dinini tebliğ eden hangi Türk, yaşadığı ülkenin bölünmesi için çalışıyor? İslâmiyeti Almanya’yı parçalamak için kullanan biri duyulmuş, işitilmiş mi? Resmen yabancılaştırma projesi. Misyonerler, insanımızı sadece dininden değil dilinden, kültüründen, devletinden, bayrağından, örfünden, adetinden soğutmayı amaçlıyor ve beşinci kol faaliyetlerinde bulunuyorlar. Bu, Türkiye’yi ve Avrasya’daki Türki cumhuriyetleri hedef alan ve “yurt dışı uzantıları olan siyasi bir harekettir” ki elbette dinimizi ilgilendirdiği gibi “ulusal güvenliğimizi” de ilgilendirir.

Fethullah Gülen’in Papa II. John Paul İle Görüşmesi

“Dinlerarası diyalog”

– Peki, misyonerler hangi kılıklara giriyor, faaliyetlerini nasıl maskeliyorlar?

– Misyonerler insanımıza şirin görünmek için çalışmalarına “albenili” isimler takıyorlar. Meselâ “dinlerarası diyalog” gibi. Ben dindarlararası diyalogu, medeniyetler arası diyalogu anlarım, ki zaten 1400 yıldır var. Şimdi birilerinin kalkıp, “Hıristiyanlarla Müslümanlar diyalog yapsınlar” demesi abesle iştigaldir. Gelelim “bahsi geçen” diyalogun kurallarına. Burada kimse bizim fikrimizi sormuyor. Çerçeveyi Vatikan ve Dünya Kiliseler birliği çiziyor. Yani “Bak seninle diyalog kuracağız ancak sen İslâmiyetin tek ve son din olduğunda, Hazret-i Muhammed’in peygamber, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın kitabı olduğunda ısrar etmeyeceksin” diyorlar.
Vatikan yayınladığı Kateşizm kitabında, “Bu diyalogun tek amacı İncil’i tanıtmaktır. Muhatapların ikinci Adem’i (Hazret-i İsa’yı) Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki (haşa) Birinci Adem’i de (Hazret-i Adem’i de) yaratan odur” yazıyor.

misyonerler

“Diyalog” değil monolog”

Eğer bunları kabul edersek, diyalog başlayabilirmiş. Yani adamlar göstere göstere “monolog” yapıyor ve “teslimiyet” istiyorlar. Lâkin “Dinlerarası diyalog” tabiri bazı safların kulağına hoş geliyor.

– Peki diyalogun böylesini Yahudilerle kurabildiler mi ?

– Nerdee. Yanlarına bile yaklaşamadılar. Gelelim ikinci tehlikeye: “Ekümenizm!” Bu oyuna ilk defa 1963’de Prof. Niyazi Berkes dikkat çekti. “Laik bir devlette nasıl olur da bir din adamı kendini evrensel patrik ilan edebilir?” dedi. Öyle ya bir başkası da çıkar kendini “Halife” ilan edebilir. Ekümene “Hıristiyan medeniyeti” demek. Yani tam “Dar-ül İslâm”ın karşısına oturan bir kavram. SSCB çökünce ABD ve AB ısrarla bu konuyu işlemeye başladılar. Patrik devlet içinde devlet olmak istiyor.

– Halbuki Fener patriğinin muhatabı dünya devletleri değil Fatih Kaymakamlığı’dır öyle değil mi?

– Elbette. Yine dikkat ederseniz son yıllarda sık sık “Hoşgörü ve tolerans toplantıları” düzenleniyor, bazı vatandaşlarımız da bu oyuna alet oluyorlar. Şimdi bizim müsamahadan anladığımız şeyle, onların tolare (katlanma) kökünden türettikleri kelime aynı şey değil. Onlara “tahammül” edeceğiz, yoksa görüşlerimizi “empoze” edemeyiz, diyorlar.

ibrahimi dinler masalı

“İbrahimi dinler masalı”

– Bu günlerde “İbrahimi dinler” kavramı da çok dile geliyor..

-İstersen ona “İbrahimi dinler masalı” diyelim. Adamlar İslâm ülkelerinde halkı diline, dinine, kültürüne, yabancılaştırmak için maksatlarına “kalkan” olacak bir “ibare” aradılar ve İbrahimi dinler kavramında karar kıldılar.Kateşizm kitabında “Müslümanlar da İsa tarafından kurtarılmaya lâyıktırlar. Çünkü onlar da İbrahim’in Allah’ına inanmaktadırlar” yazıyor. Hepsi bu kadar.
Burada Hazret-i Muhammed’in peygamber olduğuna ve Kuran-ı kerim’in ona vahyedildiğine dair tek satır yok. Biz niçin kurtarılmaya lâyık mışız? Bakın Yahudiler ve Hıristiyanlar Hazret-i İbrahim’i bir kabile şefi olarak tanıyor, hatta zaman zaman hakaret ediyorlar. (Protestan Kiliselerinin teknik ilahiyat kitaplarında onlarca örneğini gösterebilirim). Hasılı bizim peygamber olarak sayıp sevdiğimiz İbrahim aleyhisselam ile onların kabile reisi olarak takdim ettikleri İbrahim arasında dağlar kadar fark var. Bir ufak misal vereyim. Biz Hazret-i İbrahimin oğlu İsmail’i kurban etmeye niyetlendiğini ve Allahü teâla’nın bir koç gönderdiğini iyi biliriz. Halbuki onlara göre kurban edilen İsmail aleyhisselam değil İzak’tır (Hazret-i İshak). Muharref İncillerde Kuran-ı kerimde yazanların tam tersi var. Demek ki onlarla, İbrahimi dinler potası altında da buluşmamız kabil değil.

 

sözde kürdistan

Türkiye pilot bölge

– Peki ya protestanlar ? Görünen o ki son yıllarda atağa kalktılar.

– Aslında adamlar 1831’den beri çalışıyor. Her on yılda bir Lambeth konferansları düzenliyor, alınan kararları titizlikle uyguluyorlar. Bunların sonuncusu 1998’de yapıldı ve Türkiye ile Avrasya pilot bölge seçildi. Nitekim ABD’liler o tarihten sonra Kilise evler kurmaya hız verdiler. Lütfen şu kelimeyi bir yere yazar mısın? “Collegiality!”

“Collegiality!” Bu kelime ne mânâya geliyor ?

– İşte Protestan Kilisesinin siyaseti bu kelimede gizli. Kişi, hayatına yön verirken devletin kurallarına itibar etmemelidir biiir. Dil, cins ve ırk “benzerliklerinden” değil, “benzemezliklerinden” yola çıkmalıdır ikiii. Protestanlar bu prensibi özellikle Güneydoğu‘da uyguladılar. Yöre insanına “siz zaten Kürtsünüz” dediler, “Türklerden dil ve ırk olarak ayrısınız. Eğer devletten de ayrılmak istiyorsanız gelin bize katılın. Katılın ki batı dünyası sizi arasına alsın”.

Fethullah Gülen’in Polat Rönesans Otel’de Patrik Bartholomeos İle Görüşmesi

 

Patrikhane niçin atağa kalktı?

– Türkiye’de ne değişti de Patrikhane böyle atağa kalktı?

– Aslında atağa kalkan patrikhane değil Amerika. Baba Bush 6 Kasım 1987’de ABD Ankara büyükelçisi Hupe’ye gizli bir mektup gönderdi ve “Ermeni soykırımı ile ilgili belgeleri bulup çıkarın ve Türk hükümetini de bunları yayınlamaya zorlayın” dedi. Benzer bir mektubu Fener Patriğine yolladı ve olay hız kazandı. Bartelemo, Heybeliada Ruhban Okulu’nu gündeme getirmeye başladı. Bakın kelimesi kelimesine okuyorum: Patrik “Türk devletinin iradesi varsa bu okul açılır” diyor. Bu okulun nasıl bir okul olduğu herkesin mâlumu. Patrik buna rağmen “Heybeliada TC’nin denetimi dışında tutulacak” (yani YÖK ya da MEB müdahale edemeyecek) diye diretiyor. Böyle bir okulun açılabilmesi için tam 18 tane kanunun değişmesi gerek.Bunlardan ikisi Anayasamızın
değişmez maddeleri. Bunun mümkün olmadığını Patrik de biliyor ama o “başka birşeyi ima ediyor”. “Bu okulun üstünde TC’nin denetimi olmayacak demekle, ben senin kanunlarını, meclisini, kısacası devletini tanımadığımı söylüyorum. Eğer iraden varsa (AB ve ABD arkamda, gücün yetiyorsa) mani ol da göreyim” diyor.

Lozan anlaşmasının 12. maddesinde “Gayrimüslimler Müslümanlarla eşittir” deniyor. Evet eşittir ama imtiyazlı değildir. Devletin denetimi dışında bir okul imtiyaz istemektir. Yani Patrik, Türkiye’yi Lozan’ı ihlale zorluyor.

-ABD- patrikhane dostluğu nereden kaynaklanıyor?

Patrikhane eski bir casus yuvası ve bu faaliyetini hiç bırakmadı. (1964 yılında casusluktan yakalanan 4 papaz askeri istihbarat elemanıydılar). Bunlar özellikle soğuk savaş döneminde Rusya’ya karşı kullanıldı. Bu müessese yıllar evvel uhrevi işleri bırakıp siyasete soyundu. ABD ne derse onu yaptı. Şimdi mahsul toplama zamanı.

bebek katili apopkk gerçeği kin tohumları

Ağaları aradık

27 Mayıs Devrimi’nden sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da nüfuz sahibi olan 55 ağa toplandı. Bunlar Bursa, Edirne, Çanakkale ve Kırklareli’ne sürüldüler. Ağaların boşalttığı bölgelere 1900 Amerikalı misyoner yerleştirildi. Bunlar “barış gönüllüsü” adı altında halkın arasına girdiler. Beş yıl boyunca insanımızı ifsat edip, kin tohumları ektiler.

– Peki sonra niye gittiler?

– Gerek kalmadı. Çünkü onların yerini AFS bursunu kazanıp yurdışında okuyan Türk çocukları aldı. Ne iştir bilinmez, bunlardan bazıları Amerika’ya gidip Maocu oldular. Bürokraside önleri açıldı, kilit noktaları ellerinde tuttular. İşte bugün AB lehinde propaganda yapan en güçlü lobi bunlardır ve ABD’nin ortadoğu hakimiyeti için çalışıyorlar. İçlerinden hakikatleri görenler de oldu, onlar kendilerini kullandırmadılar.

Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal Röportajı

Suç duyurusunda bulunun!

Türkiye’deki misyonerler açık açık siyaset yapıyorlar. Mesele Türkiye’de bin, binbeşyüz kişinin Hıristiyanlığı seçmesi meselesi değildir. Zaten bu milleti kitleler halinde Hıristiyan yapmak ham hayaldir. Burada altı çizilen hadise bölücülüktür. Adamlar “Yeter ki siz ayrı devlet kurun, arkanızda biz varız” demekten çekinmiyorlar.

İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün 304592 sayılı resmi yazısına göre: 1998 yılında 104, 1999 yılında 137, 2000 yılında ise 47 şahıs misyonerlik yaptığı için yakalanarak adli makamlara teslim edildi.2001 ve 2002’de ise sadece ve sadece 3 şahıs hakkında takibat yapıldı. Halbuki mahalle aralarında Kiliselerin açılması ve çoğalması son iki yılda hız kazandı.
Türk Ceza Kanununun 529. maddesine göre bu faaliyet suçtur. Herkes (mahalle muhtarı, sade vatandaş, bakkal, kasap, ev hanımı) İl Savcılığına müracaat ederek suç duyurusunda bulunduğu takdirde “adli işlem” yapılır. 529. madde çok sarihtir. Emniyet güçleri bu kiliseyi “derhal” kapatmak zorundadır.

Amerikalıların yıllar evvel çizdikleri bir Anadolu haritası var. Trabzon, Ermenistan hudutları içinde, Güneydoğuda Kürt ve Marmara’da Rum devleti yer alıyor. Yankiler Sinop’a kadar uzanan nefis sahilleri kendilerine ayırıyorlar.Ortodoksların Ayasofya üzerindeki emelleri mâlum. Ancak padişah türbesini bile “vaftizhane” gösteren yöneticilerin neye hizmet ettikleri anlaşılamıyor.Fener Patriği “Kanunlarınızı da bakanlarınızı da devletinizi de tanımıyorum. Haydi Heybeliada Ruhban Okulunu açtırmayın da göreyim” deme cüretini kimden alıyor?


h1

Bu saygısızlık değil mi?

13 Aralık, 2006

Fethullah Gülen Yahudi Üzeyir Garih  İle İftar Yemeğinde

Gayri müslimlerle iftar yemeği beraberlikleri gerçekten kabak tadı vermeye başladı. Bu manasız beraberlikler halkımızı, aydınlarımızı rahatsız etme noktasına geldi. Birçok köşe yazarımız halkımızın bu memnuniyetsizliklerini dile getirdi. Bu konuda sayın Arman bakınız üzüntüsünü nasıl dile getiriyor:

“Biliyorum birileri bana çok kızacak… Ne kadar kızarlarsa kızsınlar ben yine de bildiğimi yazmak istiyorum; bilmediğimi sizlere sormak istiyorum… Bildiğim, “İslam’ın beş şartından birinin ‘oruç tutmak’ olduğu ve orucun, Müslümanların kullandığı hicri takvimin Ramazan ayında tutulduğu…” Bilmediğim, “orucun, Müslüman olmayan cemaatlerle birlikte açılmasının ve Müslüman olmayanların iftar davetinde bulunmasının neden doğru olduğu?..”

Gerçekten bilmiyorum… Bir Müslümanın iftar daveti… Müslümanın yanında, Ermeniler, Ortodokslar, Süryaniler, Katolikler, Museviler, Protestanlar… Sonra tersi… Müslüman olmayan bir cemaatin iftarı…

Gerçekten bilmiyor ve anlamıyorum… Bu, ayıp değil mi? Müslüman olmayan birine, “Ben dinimin şartını yerine getiriyorum, hadi sen de orada ol” demek, kabalık değil mi? Veya tam tersi; “Ben Müslüman değilim, oruç da tutmam ama hadi gel sana bir iftar yemeği vereyim” demek kabalık değil mi?

Kimileri bu Ramazan davetlerini, “dinler arası saygı, hoşgörü, anlayış” çerçevesinde yorumluyorlar ama acaba gerçekten öyle mi? Müslümanın, Müslüman olmayanı iftara davet etmesi bir dayatma değil mi? Müslüman olmayanın, Müslümanı iftara davet etmesi yapaylık değil mi? Gerçekten anlamıyorum… “Benim dinim bana, senin dinin sana..” değil mi?..

(Deniz Arman/VATAN-14.11.2003)

h1

Dinlerarası Diyalog’tan bir manzara

12 Aralık, 2006

 

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın geleneksel iftar yemeğinde her yıl olduğu gibi yine Türkiye mozaiği oluştu. Ruhani liderler, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar, işadamları ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan 300 kişilik topluluk barış ve diyalog mesajları verdi.

 

Dinlerarası Diyaloğun son durumu ile ilgili bir haberi de yorumsuz olarak sizlerin bilgisine sunmak istiyorum:

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın geleneksel iftar yemeğinde her yıl olduğu gibi yine Türkiye mozaiği oluştu. Ruhani liderler, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar, işadamları ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan 300 kişilik topluluk barış ve diyalog mesajları verdi.

Hilton Otel’de düzenlenen iftar yemeğinde söz alan ,Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan,“Kısa süre önceye kadar bu ülkede aynı dine mensup insanlar bile bir araya gelemezken şimdi farklı dinlere mensup insanlar aynı sofrada buluştular.” dedi.Bunun Türkiye için çok önemli bir gelişme olduğunu kaydeden Mutafyan, ancak bu işin adının konulması gerektiğini vurgulayarak,

“Türkiye’de farklı dinleri bir sofrada ilk buluşturan kişi Fethullah Gülen ve onun onursal başkanlığını yaptığı vakıftır. Biz şimdi onların açtığı yoldan yürüyoruz.” ifadesini kullandı.

Süryani Kadim Metropoliti Yusuf Çetin de Hocaefendi ve arkadaşlarının insanlığa ve üç semavi dine yaptıkları katkıların büyük olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’de daha önce hiç kimse Hıristiyan ve Musevileri iftara davet etmeye cesaret edemezdi, şimdi ise paylaşılamıyoruz.” dedi.

Rum Patriği Bartholomeos ise konuşmasında, Türkiye’deki barış ve huzur ortamı için Allah’a şükredilmesi gerektiğini belirterek, yine Türkiye’nin demokratikleşme ve Avrupa Birliği yolundaki kararlılığını sürdürmesini dilediğini söyledi.

Musevi cemaati adına söz alan Rav İsak Haleva da vakfın iftarda verdiği tablonun Allah’ın istediği bir tablo olduğunu söyledi.
10 yıldır barış ve diyalog yolunda yürüdüklerini belirten Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak ise salondakilere seslenerek,

“Siz olmasaydınız bu yollarda yürüyemezdik, biz bu diyalog denizinin içinde yaşayıp orada ölmek istiyoruz.”
sözleri ile salondan büyük alkış aldı.

(Zaman, 28.10.2003)

Haberin Kaynağındaki Tüm Metni

h1

Vatikan’ın tarihi İslam düşmanlığı devam ediyor

11 Aralık, 2006

Haçlı Seferleri

Vatikan’ın; dinlerarası diyalog, hoşgörü, dostluk, faaliyetlerinde samimi olmadığını, tarihi İslam düşmanlığının devam ettiğini, 27.4.2003 tarihinde düzenlenen ayinde Papa, “barış değil savaş istiyen” papazın mertebesini yükselterek bir kere daha göstermiş oldu:PAPA İkinci Jean Paul, 27 Nisan 2003 günü, bundan asırlarca önce yaşamış olan altı kişiyi Hıristiyan inancına göre ‘aziz’liğin bir alt basamağı kabul edilen ‘ermiş’ mertebesine yükseltti.

Vatikan’da 27 Nisan’da bu ‘ermişlik ilánı’ münasebetiyle düzenlenen büyük ayin sırasında, Papa’nın İsviçreli muhafızlarıyla İtalyan güvenlik kuvvetleri alarma geçirilmişlerdi. Zira, ‘ermiş’ yapılanlardan birinin, 17. asırda yaşamış olan Avianolu Marco adındaki papazın bazı çevrelerin, özellikle de Müslümanlar’ın gözünde ‘netameli’ olduğunu düşünüyor, Müslümanlar’ın en azından bir protesto gösterisi yapabileceklerini bekliyorlardı.

Böyle bir şey beklemelerinin sebebi de şuydu: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın 1683’teki Viyana kuşatması Marco’nun cephelerde verdiği,
‘‘Haçın altında toplanın! Meryem adına savaşın! Türkler’i yenin! Hıristiyanlık adına büyük düşman Türkler’e karşı savaşı kazanmak için Allah’a olan imanımızı güçlendirmemiz lázımdır. Bunu yapmadan önce neye kalkışırsak kalkışalım, netice alamayız. Tanrı barış değil, savaş istiyor. vaazı yüzünden korkunç bir bozgun halini almış ve bu bozgun Avrupa’daki topraklarımızı kaybetmemize öncülük etmişti.

‘‘Avrupalılaşma’’ uğruna ‘‘mozaik’’ ve ‘‘dinlerarası diyalog’’ teraneleriyle kendi kendimize gelin-güvey olduğumuz şu günlerde Hıristiyan dünyasının ve Papa’nın geçmişimiz hakkında ne düşündüğünü Marco’nun “ermişliği” sayesinde bir hatırlatayım dedim.”

(Murat Bardakçı – Hürriyet,11.5.2003)

Şimdi sormak lazım: Eski yaraları kaşımakla, eski düşmanlıkları gündeme getirmekle, ödüllendirmekle “Barış” “Hoşgörü” “Diyalog” sağlanması nerede görülmüştür?

Bütün bunlar samimiyeti mi gösterir yoksa, sinsi bir maksadı mı?